| Bu
kıymetli hatıraları ve çizimleri bizimle paylaştığı için Yücel
ağabeyimize minnettarız.
yachtWORKS
STS
BODRUM YELKENLİ OKUL GEMİSİ'ni imâl ederken, sayın IFOR başkanı
Ferit Biren bizleri ikaz etmişti; "Cumhuriyet tarihimizin
ilk yelkenli okul gemisi olarak YILDIZ kotrasını unutmayalım"
diye. İşte o güzelim tekneden bende kalan anıları.
1944
yıllarında, o zamanki adı ile Yüksek Deniz Ticaret okulunun
kayıkhanesinin önünde bağlı dururken tanımıştım O'nu. İlk
kısmında okuduğum Galatasaray ile Deniz Ticaretin arasında,
emekli Hamit Naci gemisi kıçtankara dururdu. Sancak tarafındaki
Şeref Stadı'na komşu rıhtıma bağlı, boylu boyunca YILDIZ bütün
ihtişamı ile yatardı. Teneffüslerde çıkar, hayran hayran onu
seyrederdim. Bir kaç defa da, dayım Nedim Özgen'le, Ortaköy'den
sandalla gidip, huşu içinde gövdesini okşamıştık. O yıllarda
bildiğimiz en büyük kotralar, 18 metrelik Moda Deniz kulübünün
uskunası İPAR (şimdiki Canikom), Atatürk'ün kotrası RÜYA ve
Avni Şasa'nın ESEN'i idi. Bunların yanında YILDIZ, 22 metrelik
güverte boyu ile randa yelkenli dev bir yawl idi. O yıllarda
ESEN ve Prens Abbas Halim'in İNGE kotralarının haricinde tüm
yatlar randa yelkenli idiler. Gisela ile Horoz sonraları markoniye
dönüştüler. ARSLAN 1950'de armasını değiştirdi.
YILDIZ,
söylendiğine göre Fransız yapımı, Akdeniz şampiyonu bir yat
olup, Celal Bayar tarafından alınıp, Deniz Ticaret'e verilmiş
idi. Fakat ne yazık ki bu güzelim yatın kıymetini bilemediler.
Bakımsız, altı sakal bağlamış durumda senelerce kıpırdamadan,
o rıhtıma bağlı kaldı. Hatta o müthiş süratine rağmen katıldığı
bir yarışta dereceye bile giremedi. Yine aynı okulun 4 adet
iki direkli kabayolesi ve kürek çekilen filikaları vardı.
Bunlar iyi havalarda yelken basar, bizim okulun önünde volta
atmaya çalışırlardı. Ne Hamit Naci'nin, ne de YILDIZ'ın senelerce
sefere filan çıktığını göremedim. Deniz Ticaret'in o zaman
ki müdürünün bir sürat motoru vardı. 1Temmuz yarışlarında
davetlilerin önünde bir gösteri turu atar, tekrar kayıkhaneye
girerdi. Tabii zamanın harp yılları olduğunu da unutmamak
gerek. Sonraları duyduk ki YILDIZ, Moda Deniz Kulübü'ne verilmiş.
O
yıllarda, Moda Deniz Kulübü çok faal bir kuruluştu. Sık sık
yat yarışları organize eder, bir çok yat da bu yarışlara katılırdı.
Yatlar Moda'dan start, alır tüm boğaz çıkılır, Beykoz'daki
gemi şamandıraları dönülür ve tekrar Moda'da finish yapılırdı.
Moda Deniz Kulübü'nün YILDIZ'dan başka filosunda kiraya verdiği
pek çok kabayolesi vardı; meşhur raftı, Hayri İpar'ın hediye
ettiği İngiliz yapımı İpar yatı, Bayar 2 motoru, kayıkhanesinde
de 42 mil sürat yapan orjinal Christ Craft Rüzgar motoru,
Ömer İnönü'nün 1936 Olimpiyatlarına giren kırmızı Marmara
Starboat'u, yedek direkleri ile tavana asılı dururdu. 1950'lerde
bu tekneyi Gölcük'e götürüp, aynısından Deniz Harp Okulu için
12 adet imal etmişlerdi. Bende, imalat safhasında atölyeye
gidip yapılan tekneleri görmüştüm. Fakat Marmara'nın ölüsü
bile bu yeni yapılanlardan daha iyi idi. Moda'da yapılan ilk
yarışlardan birinde, rahmetli Cafer Seyfioğlu, Marmara ile
starta çok geç başlayıp, 20 yıllık eski bezden Radsey yelkeninin
direğe giren gradini yırtılıp, sadece üst köşesinin tutmasına
rağmen hepsinin önünde yarışı bitirmişti. Marmara'nın kıç
aynası, şimdilerde İYK' nin bar duvarını süslemektedir.
YILDIZ,
1945'lerde artık Moda Deniz Kulübü'nün filosuna dahil olmuştu.
O günlerde Ipar 35 TL.'ye, YILDIZ da 27 TL.'ye kiralanıyordu.
YILDIZ'ın iskele tarafında bulunan tek motoru hep bozuk olduğundan
sadece yelkenle yol alır, dolayısıyla fazla talibi çıkmazdı.
Fakat gene de, Fenerbahçe koyunda yelken bastığı günlerde
herkesi hayran bırakan o muhteşem siluetini unutmak ne mümkün.
Dayım Nedim Özgen'de zaman zaman YILDIZ'la yarışlara girerdi.
O zamanlarda çizdiğim bütün resimlerde YILDIZ kotrası vardı.
O'nun modelini yapabilmek için az mı uğraş vermiştim. Tabii
masif ağaçtan yontarak yaptığım modelini suya koyunca kıçı-
başı, kuğu gibi havada durmayınca kahrolurdum. Bir kış sezonu,
YILDIZ ve Ipar Bebek'teki eski Galatasaray Kulübü'nün önünde
kışladılar. Baş tarafları Bebek iskelesinde, kıç tarafları
kulübe bağlı olarak kaldılar. O yıl bizim tekne de (şimdiki
Süleyman Dırvana'nın meşhur Seddülbahir'i ) aynı yerde olduğundan
YILDIZ'I ve İpar'ı yakından tanıma fırsatı buldum. Hiç unutamadığım,
bizim botun içinde, ayakta durduğum zaman, rahatlıkla YILDIZ'
in güvertesini görebiliyordum. O zamanlar henüz ilkokul öğrencisi
olduğum düşünülürse, demek ki YILDIZ'ın borda yüksekliği ancak
120-130 cm. yüksekliğinde idi. Bu arada YILDIZ'ın güverte
boyunun 22 metre olduğunu unutmayalım. YILDIZ kotrası, daha
önce de belirttiğim gibi tam bir randa yelkenli Yawl idi.
Yani ön direği arka direğinden uzun, arka direği (mizenası)
dümen dolabının arkasında bulunurdu. Ön direğindeki randa
gizinden, direğin tepesine kadar olan kısım oldukça uzundu.
Bu da gösteriyordu ki YILDIZ, zamanında ön direğinde bir topsail
taşıyordu. Teknede hem dümen dolabı, hem de yeke teşkilatı
vardı. Güvertesinde iki adet havuzu olup, kamaralara inen
küçük bir güverte binası bulunmaktaydı. Baş tarafa doğru iki
adet hatch, başaltı girişi ve elle çalışan demir ırgatının
dışında pek fazla bir şey yoktu. Baş ve kıç altında üst üste
sabit ranzalar vardı. Orta kısımda da mütevazı bir salonu
bulunurdu. Hiç bir zaman çalıştığını görmediğim, hurda makinesinin
durduğu makine dairesi, yanılmıyorsam teknenin iskele tarafında
idi (eski yatlarda pervaneler yan taraftan çıkarlardı). Sonuç
olarak YILDIZ, tam bir yarış yatı idi. Onda tanıştığım bir
çok detayı, randa armayı, BODRUM Okul Gemisi'nde kullandım.
Dolayısıyla bu gün teknelerde sadece dekoratif bir unsur olarak
görülen randa özentisi yelkenlerin, aslında çok ciddi bir
yelken sistemi olduğunu hatırlatmak istedim.

Hangi
yıl olduğunu tam olarak hatırlayamıyorum, ama 1948 yazı olabilir;
Yine bir Pazar günü, kendi teknemiz ile adalara doğru yelken
yaparken, Fenerbahçe koyunda, yelkenlerini basıp, arkamızda
beliriveren YILDIZ'ı gördük. Güvertesi müşterilerle dolu bir
halde yanımızdan tam arma gelip geçti. YILDIZ'ın bir adeti
vardı. Adaya giden vapurlara yetişir ve onlarla kapışırdı.
Vapurdaki yolculara da müthiş bir yelken ziyafeti çektirirdi.
Bu seferki de bir çarklı ada vapuru idi. Halep veya Basra
olabilir. Sakın ola çarklı vapurların süratini küçümsemeyin.
Olağanüstü hızlı giderlerdi. Çünkü o kadar ince- uzun gövdeleri
vardı ki, bu yüzden de devamlı bir tarafa yatarak yol alırlardı.
Bizde teknemizden büyük bir keyifle Bostancı açıklarında yapılan
bu heyecanlı yarışı izliyorduk. Birden olanlar oldu. Önden
giden çarklıya, arkadan yetişen YILDIZ, rüzgar üstüne yükselerek,
vapurun iskele tarafından geçmeye çalışırken baştan, cıvadrasıyla
iskele çarkına girdi. Korkunç bir şeydi bu. Baş stalyası ,
vapurun çarkına takıldı ve bir anda koca YILDIZ tamamen yana
yattı. Gözümüzün önünde güvertedeki her şey denize aktı gitti.
İnsanlar, minderler, eşyalar, ipler. Sonra tekne, birden dikiliverdi.
Herhalde stralya koptu. Kalktığında güvertesinde hiç bir şey
kalmamıştı artık. Hemen oraya doğru yöneldik. Fakat o zamanlar
bizde motor yoktu. Zaten O yıllarda pek az sayıda teknenin
motoru vardı. Biz yelkenle, yanlarına varmaya uğraşırken,
civarda seyreden İpar ve hatırlayamadığım bir başka yat, YILDIZ'ı
yedekleyip, Moda'ya doğru çekmeye başladılar. Kaza yeri, etraftan
yetişen teknelerle dolu idi. Biz geldiğimizde, yardım edebileceğimiz
bir şey kalmamıştı artık.

Bu
kazadan sonra, YILDIZ'ı Fenerbahçe mendireğine, kıçtan bağladılar.
O güzelim tekne, direkleri sökülmüş, parçalanmış baş tarafına
eski bir branda parçası çakılmış vaziyette kaderine terk edildi.
Biz de o yıllarda Seddülbahir'i sayın Dr. Süleyman Dırvana'ya
500 TL.'ye satmış, yerine o zamanki adı Albatros olan, Fransız
yapımı Horoz kotrasını 3.000 TL.'ye satın alıp, Büyükdere'deki,
Anadolu Tersanesi'nde tamirine başlamıştık. O zamanki yatların
çekilebileceği tek yer, Büyükdere'deki tersaneler idi. Bütün
yatçılar orada toplanırdık. Buraya bir çok İngiliz yatı çekilirdi.
Yan tarafımızdaki kilisenin dükkanında, efsanevi Hamit Kaynak'
in atölyesi vardı. Oğlu Metin bey, o zamanlar genç, atletik
bir kolej öğrencisi idi. Bizim tersanenin başında da Usta
Emilyo bulunurdu. Zaten, tersanede çalışanların çoğunluğu
Rum'du. Usta Emilyo' nün babası, sayın Rıfat Edin' in şimdiki
yatı Kanat' ı yapan kişiymiş. Kendi ağzından duydum: O sıralarda
mirasyedi Ali Bey'in yatı olan Kanat' m kıç tarafı çürümüş,
onu tamir ediyordu. Usta Emilyo, daha sonraları Camialtı tersanelerine
gitti ve 1953' lerde gerçekleştirilen, Türk yatçılığında bir
dönüm noktası sayılan, Camialtı yapımı Dragon ve Pirat imalatlarının
başına geçti. Hepsinin toprakları bol olsun. 1950'lerde daha
yeni yeni Karadenizli gençler, gelip bu okulda yetişmeye başladılar.
Daha sonraları, tersanenin başına geçen Hüseyin Usta, daha
sonraları Tuzla' ya yerleşen kızakçı Kör İsmail, hep buradan
yetişen ustalardı. Allah, onlara da gani gani rahmet eylesin.
O günleri yaşayan biri olarak, başka bir yazıda, anılarımı
sizlerle paylaşmak isterim.

1949
yılında, ıslak bir kış günü idi. Sınıfta, anlatılan dersten
çoktan kopmuş, Ortaköy sahilinde bulunan okulun kocaman pencerelerinden,
önümde gri gri akan Boğazı seyrediyordum. Birden irkildim.
Bir römorkör, peşinde direksiz, büyük bir yatı ağır ağır çekiyordu.
Bu YILDIZ' di. O muhteşem teknenin sanki cenazesi geçiyordu
önümden. İnanın o günü hala unutamıyorum. Sonra öğrendim ki;
YILDIZ' ı da Büyükdere' ye, hemen bizim teknenin yanına çekmişler.
İçimde bir ümit doğdu, belki yeniden tamir edilir diye. Yaza
kadar öylesine durdu tersanede. Bizde, bu arada kendi teknemizle
uğraşıyorduk. Bu arada yatçılık camiasında yeni bir isim dolaşmaya
başladı; Haşim Mardin diye. Bu zat, Mardin' li bir armatördü.
Yıldızı bir anda parladı piyasada. Haran, Raman ve Mardin
adlı gemilerin sahibi oldu. Tam Kore savaşının yılları idi.
Oraya, Amerika' dan gemileri ile malzeme taşıdığı söylenirdi.
Sonra duyduk ki, Haşim Mardin, bir zamanlar Atatürk'ün kotrası
olan Rüya' yi satın almış ve bu yatla dünya seyahatine çıkacakmış.
Bir gün baktık, Rüya' yi, Büyükdere' ye, YILDIZ'in arkasına,
tam da bizim yanımıza çekiyorlar. Rüya, ilginç bir yattı.
Bilmem hatırlayan var mı? Sancak tarafında mataforası olan,
cıvadrası tam ortadan değil de bodoslamanın yanından çıkan,
randa yelkenli, 18 metre boyunda, tipik bir İngiliz yawl'i
idi. Atatürk zamanında lacivert boyalı imiş. YILDIZ'ın kuğu
görüntüsünün yanında, kaba saba kalıyordu karada. Duyduk ki
Haşim Mardin YILDIZ'ı da satın almış ve tamir ettirecekmiş.
Nasıl sevindim bilemezsiniz. O Yıllarda, bu işin piri mühendis
Harun Ülman vardı. Yarattığı tekneler hala bir Stradivarius
keman gibi kıymetlidir. Şimdiki tekne ustalarının bir çoğu,
onun Kartal'daki çimento fabrikasının altındaki atölyesinde
yetişmişlerdir. Bir gün baktık ki, Harun bey ile Haşim bey,
YIDIZ'ın baş üstüne oturmuş konuşuyorlar, hesap yapıyorlar.
Sonuçta, ortaya Haşim beyin kabul edemeyeceği bir rakam çıkıyor.
O zamanlar için oldukça yüksek bir fiyat: 35.000 TL gibi yanılmıyorsam.
Bunun üzerine YILDIZ' in parçalanmasına karar veriliyor. Önce,
gövdesindeki lüzumlu parçalar sökülmeye başlandı. Kamaralara
girişteki güverte binası alınıp Rüya'ya monte edildi. Bumbası
büyük geldiği için boydan kesildi. İçinden Marsilya'daki yapımcısının
kartı çıktı. Hiç unutamıyorum. YILDIZ' in, teak güvertesini
kırdılar.

Sonra
kemereleri dağıttılar. İncecik olan burnunu, el hızarı ile
kestiler. Daha sonra, altındaki dikmeleri tek tek aldılar.
Koca tekne, tek bir dikmede kaldı. Onu da, tersanede herkesin
takıldığı bir Rum kızakçı vardı, tüm itirazlara rağmen, teknenin
altına girip, ipi bağladı. Hep beraber asılınca da, dikme
kaydı ve koca tekne, sancak tarafına, büyük bir gürültüyle
devrildi, yamuldu. Sonra da leş kargaları gibi teknenin üzerine
üşüşüp, yolmaya başladılar. YILDIZ'ın hakiki maun olan tüm
gövdesinde, tek bir çürük nokta dahi yoktu.
Kaplaması,
üstü tapalı bronz vidalarla postalara bağlanmıştı. Su kesiminin
altı, çift kat maun sarılı idi. Çarmık ayaklarının bulunduğu
metal postalar, tüm gövdeyi sarıyordu. 25 tonluk tekparça
kurşun salmayı tutan tüm metal döşekler, bronz saplamalarla
sabitlenmişti. Hala inanıyorum, YILDIZ az bir masrafla, tamir
edilebilse idi, bu gün hala hayatta olup, kesinlikle dünyanın
sayılı, klasik yatlarından biri olurdu. Yazık oldu. Ceylan
yatının kaptanı İsmail, günlerce uğraşıp, oksijenle kurşun
safrayı parça parça kesip çıkardı. Kurşunları kamyonlara yükleyip
götürdüler. Kalanları da öylece tersaneye bıraktılar. Tenekeler
dolusu bronz vida, saplama toplandı hurdasından. Biz de başaltına
inen, metal merdivenini, güvertesinde, iskotaları bağlamak
için kullanılan "çelik" dediğimiz, bronz mapalara
geçmiş teak ağacından koçboynuzlarını alıp kendi teknemize
monte ettik ve senelerce kullandık.

O
gün, orada bulunan herkes Haşim Mardin'i lanetledi. Böyle
güzel bir eseri bozdurduğu için. Kader midir, nedir bilinmez.
Rüya yatı, Atlantik'e açılamadan, İtalya' da bir yangında
battı. Daha sonraları Haşim bey Amerika'dan 400.000 TL'ye
32 metre boyunda, gövdesi bronz, adını da RÜYAM koyduğu muhteşem
bir yat aldı. Rüyam'ın, Atlantik'i aşan ilk Türk teknesi olarak
maceralarını, Yelken Dünyası'nın önceki sayılarında bulabilirsiniz.
Döndükten sonra Haşim Mardin ve Rüyam yatı ile epeyi hatıralarım
oluştu. Bunlarda ayrı bir yazı dizisi olabilir. Sonuç olarak
Haşim beyin işleri bozuldu. Gemilerine el konuldu. Hamburg
limanından, bir gece yarısı, sadece kendisi ve çarkçısı, el
konulan bir gemisini kaçırdı. Rüyam ile 16 Mart I960'ta Biskay'da
karaya oturdu. Aylarca yan yatmış teknesinin içinde yaşam
savaşı verdi. Çok sevdiği gemisini terk etmeyi reddetti. Sonunda
Fransızlar, Rüyam'ı römorkörlerle derin suya çektiler ve el
koydular. Haşim Mardin de bu olaydan iki ay sonra vefat etti.
Allah rahmet eylesin, unutuldu gitti. Oğlu o zamanlar kaptan
olacaktı. Kendisini tanıyan varsa, lütfen bildirsin onunla
hatıralarımı paylaşmak isterim.
1963
yılında, Vespa ile Avrupa'yı dolaşmıştım. Dönüşte Pire'de
gezerken Turko Limanı'nda, birden tanıdık bir yüzle karşılaştım.
Seneler sonra Rüyam karşımdaydı. Çok heyecanlandım. Sanki
40 metrelik ön direği biraz kısalmış gibi geldi bana. Asıl,
üzerine çok çirkin bir vagon oturtmuşlar, kumandasını da bunun
üzerine almışlar. Güzelim tekneye yazık etmişlerdi. Charter
teknesi olarak kullanıyorlardı.
Aradan,
geçen yaklaşık 35 yıl içinde Tuzla'da, bir çok tersane kurulmasına
rağmen, 1984 de, türlü çabalarla kızaklanamayan 33 metrelik
Camper & Nicholson yapımı bir yat olan Black Swan'ı karaya
alabilmek için, yıllar sonra gene yolum Büyükdere'ye düştü.
Gençlik günlerimin geçtiği tersanede, artık tek bir yat dahi
yoktu. Yerlerine, kosterler ve balıkçı gırgırları çekiliyordu
artık. Tanıdık kimse de kalmamıştı. Sora, sora Hüseyin ustayı
buldum. Yıllar önce emekli olmuş, evine kapanmıştı. Kalbinden
de rahatsızdı. Ama biliyordum ki, bu 5 metre derinliği olan
dev tekneyi kızaklayabilecek tek kişi o idi. Sonuç olarak,
ricalarımı kırmadı ve Tuzla' da kimsenin başaramadığı işi,
bir seferde bitirdi. Yaptığı devasa kızak, koca tekneyi tam
olarak kavramıştı. Hatırlatırım, Black Swan' in altındaki
kurşun salma, 75 ton idi. Yani yıllar önce tam, aynı yerde
bozulan YILDIZ'ın salmasının 3 misli. Yatın tamiri, iki sene
kadar sürdü. Ben, bu arada tersanede YILDIZ'dan kalan bir
şeyler bulmaya çalıştım. Ama nafile, zaman her şeyi silip,
süpürmüştü. Bizden sonra, tersanede kapandı. Önünden kazıklı
yol geçti. 40'ar metre uzunluğundaki meşe kızakları da, Tuzla'ya
taşınırken, Akıntı burnu yakınlarında halatlarını kopartıp
battılar. Onlar da öylece gitti. Ben de 1986 yılında, Bodrum'a
göç ettim, bir daha da oraları görmedim. |