|

Gökova'dan selam dostlar! Artık dayanamadım. Bu akşam yusyuvarlak olmuş haziran
mehtabına "Salute La Luna" diye kadeh kaldırdıktan
sonra kaleme sarılmaktan kendimi alamadım. Üzülüyorum, şu
zavallı denizciliğimizin ve yat turizminin biraz önünü açabilmek
için yıllarca ne kadar mücadele edildi, uğraşıldı.Biraz düzelir
gibi olunca çok görüldü, yine elbirliği ile akla hayale gelmeyen
kösteklerle eli kolu bağlanmaya başlandı. Ne tarafından dert yanacağını
şaşırıyor insan...
LİMAN
KABUSU
Alın
şu "Liman Başkanlıkları"nın acıklı halini. Efendim,
iki yıldır Ege'de yanılmıyorsam Kuşadası, Göcek ve Fethiye
hariç bütün liman başkanları değiştirildi. Olabilir. Ama onların yerlerine atananlar "Denizcilikten Sorumlu"
mu? Devlet Bakanı'nın Kırşehir'den hemşehrisi emekli ilkokul öğretmeni veya
dostları!
Evet
denizi daha önce görüp görmediklerini bilmem ama denizle yakın
uzak ilgilerinin olmadığını kendilerinin bile itiraf ettiği
bu beyler, yat turizminin belkemiği Bodrum, Marmaris gibi
hergün yarısı yabancı en az 50-60 giriş yaptığı limanlar dahil,
buralardan sorumlu "Liman Başkanları!.." Üstelik
bu bürolarda işi yürüten, bilen memurlar da başka yerlere
atanmış. İki kelime yabancı dil bilen bir tek kişi yok. Çoğu
zaman başkan beyler vazifeli(!) olarak makamlarında bulunmadığı
için imza selahiyetli kimse de bulunmaz. Elinde evrak ne yapacağını
şaşırmış aval aval dolaşan yabancı yatçılar... Hangi yat acentası
ile konuşsan burnundan soluyor. Hele Bodrum'da ufacık tek
bir oda, çoğu acemi bir sürü kadın, erkek memur, herkes üstüste,
koridorun sonuna kadar kuyruk. Meltemi kollayıp yola çıkacak
yat kaptanı evrakını yaptırmak için saatlerce, bazen
yarım gün beklemek zorunda.
Hİç
olmazsa önemli "Liman Başkanlıkları"na donanmadan
veya deniz ticaretten ayrılmış, iş, lisan bilen kimseleri
tayin etmek acaba çok mu zor? Deniz meslek liselerinden, hem
de liman işletmeciliğinden mezun olmuş ve iş arayan ne kadar
çok genç var. Bunlardan neden istifade edilmez.
Bir
yabancı yatçının ilk temas ettiği yer bu makamlardır. Bu halimizle
mi kendimizi tanıtacağız?
PATENTA
DERDİ
Gelelim şu patenta konusuna. Onunla tanışmam 1961 yılına rastlar. O yıl rahmetli
Edip ağabeyle beraber eski teknem Harem'le iki ay Fethiye'ye
kadar Ege'yi gezmiştik. Dönüşte Babakale'de üç gün deli
gibi esen fırtınanın dinmesini beklerken ne nevalemiz kalmıştı,
ne paramız. Sonra bir sabaha karşı; Bozcaada'ya zar zor geçebilmiştik.
Alelacele biraz nevale alıp hemen Çanakkale'ye yol vermiştik.
Aylar sonra İstanbul Sahil Sıhhiye Müdürlüğü'nden beni buldular.
Bozcaada'da patentamızı vize etmeden "Kaçtığımız!"
için tutulan yazışmalar, içinde bir sürü telgrafın da bulunduğu
koca bir dosya olmuş. Bereket ilgililer anlayışlı çıktı da
dosyayı kapattılardı.
Evet eskiden her uğranılan limanda bir de bu patenta defteri vize ettirilirdi.
1009'da Başbakanlık Müsteşarı ve kendisi de denizci olan Ahmet Selçuk dostumuzun
gayreti ile bu maskaralığa son verildi. Aynı zamanda demirbaş
defterinin de her limanda gümrüğe mühürlettirilmesi kaldırıldı.
Gerçi her yıl patenta defterinin alınması yine yürürlükte
kaldı ama küçük teknelerde gayrınizami olarak aranmadı.
KOLOMB
YUMURTASI
Bu
yıl beylerin yeniden aklına gelmiş. 0-250 net ton arası, kürekle
yürütülen deniz araçları hariç hepsi çıkardılar. Bununla da bitmedi. Eski yıllarda bunu almayanlar da
gecikme zammı ile birlikte katmerli bir ceza ödemek zorunda
bırakıldı... Yönetmelikte bunun amacı da şöyle açıklanmış:
"...gelir kaybını önlemek için..." yoksa bir işe
yarayacağından değil. Yani özürü kabahatinden büyük! Aklınız
başınıza geldi degelir mi bekliyorsunuz, gayet basit... Boğazlar
ve büyük ticari gemi limanları haricindeki Sahil Sıhhiye teşkilatını
lağvedin. Zaten bir imza formalitesinden başka birşey olmayan
bu işi - aklı başındaki- liman başkanlığına devredin. Dahili
sularda gezen ve 250 tona kadar küçük tonajlı teknelerden
de bu patenta zorunluğunu kaldırın. Böylece
hem milleti canından bezdirmezsiniz, hem bu işten beklediğiniz
gelirin on mislini tasarruf etmiş olursunuz. Kristof Kolomb'un
yumurtası...
KURS
SAÇMALIĞI
Bİr
de bu ara İMO sözleşmesine uyum sağlamak için ilk yardım,
yangın, adam kurtarma gibi mevzularda "STCW" denilen
sertifika mecburiyeti çıktı. Hepsi zaten bilinmesi gerekli,
faydalı bilgiler. Yalnız bunun için iki haftalık bir kurs
mecburiyeti kondu. Belirli zamanlarda birkaç yerde yapılıyor.
İnsanların önüne bu iki haftalık kurs için yol parası, yemek
parası, otel, kurs ücreti derken milyarı aşan bir fatura çıkıyor.
Bütün öğretilen laklakı bir tarafa bırakacak olursak, anlatılanlar
30 sayfayı geçmez. Bunu bir kitapçıkta toplayıp dağıtsalar,
sonra da imtihan yapsalar olmaz mı? Önce "amatör denizci"
belgesi alıp, sonra"yat kaptanı" ehliyeti verseler
olmaz mı?
ÇILDIRTAN
BÜROKRASİ
Mahalle
köpekleri bile tersiyle gülüyor denizcilerimizin acıklı haline...Üç
çeyrek asırlık ömrümde tam 50 yıl doldu yabancı sulara yelken
açalı. Binlerce limana giriş-çıkış yaptım. Hiçbir yerde acenta
kullanmadım, evrakımı kendim takip ettim. Bu yıl hayatımda
ilk defa, hem de kendi memleketimde, özel teknemin yıllık
formalitelerini sinirlenip de sıhhatimden olmamak için bir
acenta vasıtası ile yapmak zorunda kaldım. Ne acı...
ÇEKİLEN
ÇİLELER
Gelin
sorumsuz bakanlar ve ilgisiz yetkililer, kafanızı şu liman
başkanlıklarından içeri sokun da halini görün. Gelin daha
denize yeni açılmaya başlayan insanların, balıkçının, yat
turizmcisinin çektikleri çileleri görün Gelin şu dünyada bir
eşi daha olmayan koylarımızın, hele Gökova'nın nasıl başıboş,
nasıl kaderine terk edildiğini, kimsenin alakadar olmadığını
ibretle görün. Ve sonra denizciliğimize yaptığınız eşsiz katkıların(!)
verdiği gönül rahatlığı ile bıraktığınız yerden uykunuza devam
edin!
Merak
ediyorum, denizciliğimizle kim alakadar olacak? Bu engellere kim mani olacak? Deniz
Tİcaret Odası'nın hükümet kapısında, borç erteletmekten, kredi
istemekten başka görevi yok mudur? Şu yelken kulüplerinin,
yarışçı yetiştirip üç-beş kupa kazanmaktan başka işi yok mu?
Denize gönül vermiş insanların dertleriyle alakadar olmak
akıllarına gelmez mi? Dağ memleketi İsviçre'nin bir gölünde
bile bizden fazla özel tekne var, denizci var.
Bir de saf saf bağırıyoruz, hala bir "Denizcilik Bakanlığı" kurulmadı
diye.. Bu zihniyet değişmedikçe değil bakanlığı, cumhurbaşkanlığı
kurulsa ne yazar... Onun da başına İznik gölünü görünce Karadeniz
zanneden birini getirirler! Önemli olan denizci bir toplum
yaratacak, ona engel değil yardımcı olacak, önünü açacak bir
zihniyetin yerleşmesidir.
SON
UMUDUM SİZSİNİZ
Şimdi
son bir umudumuz kaldı o da SAHİL GÜVENLİK. Denizde başı sıkışan
her denizcinin yegane güvenelir yardımcısı.. Zaten kendisi
de denizci olan bu dostlara buradan sesleniyorum; Şu belli
oldu ki, her fırsatta onu köstekleyen yetkililerden ve zihniyetten
artık hayır yok. Bari siz, biz denizcilere, denize heveslenenlere,
küçük balıkçıya destek olun. Mevzuatı böyle diye bazı saçma
kuralları uygularken biraz daha anlayışlı, hoşgörülü olun.
Kendi inisiyatifinizi kullanın. Bunları çevirip, patenta yok, bilmemne kursuna gitmedin veya
teknede bulunması gereken, bazısı doğru ama bir kısmı gereksiz
techizatın yok diye hele dünyayı kendi yelkenlisi ile dolaşmış
bir kimseyi İstanbul'dan Marmaris'e gene dünya seyahati için
yaptırdığı yeni teknesiyle giderken, ehliyetin kifayetsiz
diye mahkemeye vermeyin...
Kanunlar,
yönetmelikler umuma şamildir. Özel durumlarda bunların tatbikinden
uygulayıcılar sorumludur. Ne yapalım kanunlara harfiyen uymak
zorundayım derseniz işte size başımdan geçen bir örnek; Yıl
1957. Bir İngiliz yelkenlisiyle dünya seyahatine çıkmak üzere
Türkiye'den İngiltere'ye uçakla gittim. İngiltere'ye 10 paket
sigaradan fazlasını gümrüksüz sokmak halen yasaktır. O zamanlar
Bafra sigarası içiyorum. Gemici torbamda en az 300-400 paket
var! Hava meydanında gümrükçü şaşırdı. Kendisine, buradan
bir yelkenliyle dünya seyahatine çıkacağımı söyleyip, tekne
sahibinin davetini ve mektubunu gösterince gülmüş ve "Yolun
açık olsun" diyerek bu kadar sigara getirmeme tereddütsüz
müsaade etmişti. İşte denizci bir milletin bir memurunun ve
gümrükçüsünün, bir yabancı denizciye hoşgörüsü.
Son
sözüm Bodrumlu'nun deyimiyle...
"YETTİ
GARİ..."
SADUN
BORO
|