Dün
(15 Mayıs 2002) , Yalıkavak Küdür’e gittim. Konu, sorunlu
bir antika ahşap kapı hakkında görüş vermekti. Konumuzu
tamamladıktan sonra ev sahibi Prof. Manfred Blanke ile
bir sohbet oluştu. Kendisi arkeolog imiş ve Hitit uzmanıymış.
Bir saatlik sohbeti, aşağıda özetliyorum. Anadolu’daki
köklerimizi merak edenler ilgilenebilirler.
“Hitit
dediğimiz, Anadolu’ya bir yerlerden gelen ince bir insan
tabakasıydı. MÖ 1600’lerde geldiler, Anadolu’ya ve Kuzey
Mezopotamya’ya hakim oldular. Hakim oldular, çünkü, o
devride Anadolu’da mevcut olan halkı, Hatti’leri egemenlikleri
altına aldılar. Hitit’ler bir Indoavrupa dili konuşuyorlardı.
Suya “voda” tekerleğe “ratha” diyorlardı. Gelişmiş bir
yazıları vardı. Sözlük kullanıyorlardı. O devrin “lingua
franca”sı Akad’ca idi. Özellikle Hitit’ce ve Akad’ca sözlükler
çok sayıda mevcuttu. Dünyada yalnız olmadıklarını biliyorlardı.
Asurluları ve Mısırlıları biliyor ve kültür ve dillerini
tanıyorlardı.. Çok tanrılı bir Pantheon’ları vardı.
Her
zaman ince bir tabaka olarak kalmayı, yerel halkla karışmamayı,
idareci olmayı ve idareci yetiştirmeyi bildiler. İşlerine
geldiğinde komşu krallara “canım kardeşim” diye başlayan
mektuplar yolladılar. İşlerine geldiğinde aynı kişilerle
acımasızca savaştılar. İşlerine geldi komşularını arkadan
vurdular. Baş edemeyeceklerini gördüklerinde çareyi komşu
krallıklara kız vermekte, kız almakta buldular. Bu yöntemlerle
sürekli cephe aldılar veya cephe daralttılar.
Hiçbir
zaman halka karışmadılar. Acıma duygusundan nasiplerini
almamışlardı. Hedefe götüren her yol mübahtı.
Bir
Hitit’li ile karşı karşıya otursa idik bugün, ve anlaşabilse
idik, her halde siyaset konuşulacaktı. Siyasetin kıymetini
ve entrikanın gücünü iyi biliyorlardı. Bugünküne yakın
konunun inceliklerine inmişlerdi. Hukuk alanında da çok
ilerlemişlerdi.
Teknoloji
alanında vardıkları en uç nokta, dört atla çekilen savaş
arabasıydı. Bu arabalar, devirlerinde, bugünün en
tekamül etmiş savaş makinalarına benzetilebilir. Gelişmeleri
ise, yüzyıllar almıştı. Savaş arabası bir dizi farklı
teknolojinin bir senteziydi. At yetiştirme, at sevk ve
idaresi, at bakımı, işlevsel koşum takımları, tekerlekler,
toz yönlendiriciler.... Bütün bunlar ancak yüzyıllar süren
ince gelişmelr sonucu bir araya gelebilmişti. Hitit’ler
savaş arabaları ile çok övünüyorlardı. Düşmanları ise
bu makinalardan çok korkuyordu. Özel tasarlanmış bezlerle
istepin tozu ve çamuru sürücünün yüzünden uzak tutulabiliyor
ve arabanın bozkırda isabetli seyri ve görev yapması sağlanıyordu.
At
yetiştirme sanatının kökeninde Hind yarımadası yattığı
düşünülüyor. Hitit’cedeki atçılık sözleri Sanskritçe’den
alıntıydı. Pantheonlarına Hind Pantheonundan gerekli gördükleri
tanrıları da ithal etmişlerdi.
Bir
de teknik alanda, demiri keşfettiler. Bu, barutun keşfiyle
karşılaştırılabilecek bir konuydu. Elindeki demir kılıçla
bir Hitit savaşçısı, düşmanının silahına tek bir sert
darbe vurduğunda düşmanın tunç silahı kullanılamaz hale
geliyordu.
Hitit’ler
prestij için avlanıyorlardı. Krallar, krallara layık hayvan
olarak fil avlıyorlardı. Filler Yukarı Mezopotamya’da
boldu. Anadolu’da fildişi işleyen geniş bir esnaf sınıfı
mevcuttu.”