| Büyük
ve kahraman Türk milletinin, bütün çetin ve yiğitçe teşebbüslerde
olduğu gibi denizler, okyanuslar üzerinde gösterdikleri atılganlıklar
bakımından da ne kadar parlak bir maziye, ne kadar romantik
bir macera tarihine sahib olduğunu lâyıkile bilen acaba kaç
kişi vardır? Bu tarih, adı unutulmuş eşsiz yiğitlerimizin
bütün milletlerin tarihlerinde izler, akisler bırakmış inanılmaz
şecaat ve teşebbüs hâdiselerinin yürekler titretici macerası,
bugün bizde daha yazılamamıştır.
Bundan üç, dört yüz yıl önce dünyanın bütün uzak, yakın denizlerinde
Türk gemicilerinin sahib ve hâkim olarak dolaştıkları göz
kamaştırıcı devirden sonra gelen uzun ve karanlık felâketler
gecesi içinde her şeyi, her şeyimizi unuttuk. Fakat tarihleri
iyi araştırırsanız kahraman Barbarosun yeni keşfedilmiş Amerikaya
gidip Türk imparatorluğu için koloniler edinmek üzere "Kanunî
Sultan Süleyman" dan izin istediğini okursunuz; meşhur
(Britanika) ansiklopedisinde İslanda adasına aid kısmı okursanız,
"Koca Murad" gibi Türk reislerinin bu buzlu sisli
kutub bucağına kadar giderek İslanda adasına hücum ettiğini
ve bu seferlerin tekrarlandığını hayretlerle görürsünüz; bir
filomuzun Hind Okyanusunu da aşarak (Cava) sularına gittiğini,
dört yüz yıl önce (Madagaskar) adası karşısında (Mombasa)
da bir filomuzun temelli karakol gezdiğini, Yeşilburun, Kanarya,
Madeyra adalarının Türk yiğitlerine haraç verdiğini öğrenir,
adeta bir hayal, bir destanlar âleminde dolaşırsınız.
Bu akıl ermez işleri yapan Türk teşebbüs ruhu ölmüş müdür?
Hayır! Asil milletlerin seciyeleri öyle bir kaç felâket asrının
ayağı altında ezilecek elmaslardan değildir. Çanakkale müdafaasıdan
beri milletimizin kırk yıl içinde gösterdiği yiğitlikler ve
büyüklükler bugünkü Türk çocuklarının, Viyana kapılarını zorlamış
dedelerinden zerre kadar aşağı ve eksik olmadıklarını bütün
dünyanın gözü önüne koymuştur. Evet, bizim ebediyet tarihine
yazarak kahraman dedelerimizin ruhuna gönderdiğimiz yiğitlik
destanları, onların bize örnek bıraktıkları kahramanlıklar
tarihinin tam karşılığıdır!
Bu, karalarda böyle .olduğu . gibi denizlerde de öyledir.
“Rüyam” kotrasının Atlantiği geçmesinin bütün Türk gazeteleri
tarafından 'nasıl' heyecan ve merakla takib edildiğini, bütün
Türkler tarafından nasıl coşkunluk ve sevinçle gönüllere mal
olduğunu daha dünkü iş olarak biliyoruz, îşte bu heyecan,
bu gönül çarpıntıları, kökü asırların ötesinde yatan ve görünmez
kısımları millî şuurun altında gizli denizcilik tarihimizin
âbı hayatile beslenen muazzam bir duygunun uyanma, kendisine
gelme tezahürleridir. Mermer duvarların altından, yalçın kayalar
arasından, beton zeminlerden yıllarca oralarda ezilip kalmış
tohumların dirildiklerini, nebat, ağaç olduklarını görmediniz
mi?
Bizi bu satırları yazmağa sevkeden sebeb, "Rüyam"
kotrasının Atlantiği geçtiği sırada duyulan millî heyecanın
eşidir. Daha doğrusu katmerlisidir. Çünkü bu da aynı mahiyette,
aynı fikirle yapılmış bir Türk genci teşebbüsünün başarısı
ile vücud bulmuştur. Şu kadar var ki ben buna karşı daha derin
bir coşkunluk duymaktayım. Bunun sebebleri de şunlardır;
"Rüyam" kotrası, iyi bilmiyorum ama yüz yirmi ingiliz
kademi (şöyle böyle otuz sekiz, kırk metre) boyunda bir teknedir.
Halbuki bir iki ay kadar önce bir Türk genci Atlantik Okyanusunu
ancak dokuz metrelik bir küçük tekne ile geçmiştir!
"Rüyam" kotrasında zevkli ve çoğu denizden, yelkenden
anlar bir arkadaşlık âlemi vardı. Halbuki ismini ve resmini
gördüğünüz bu Türk genci, Sadun Boro, o sonsuz denizi tek
bir arkadaşı ile geçmiştir ki, o da yelken işinden zerre kadar
anlamadığından bu güç iş olduğu gibi yelkenlerin yamanmasına
kadar Sadun’un başına kalmıştır. Bunun ne demek olduğunu ancak
yelken denizcileri hakkile takdir edebilirler!
Sonra, daha garib, doğrusu daha hoş bir tesadüf var:
"Rüyam" kotrası Atlantiği geçip Cibraltar boğazından
girdiği sırada Sadun’un minimini ve tenha tekneciği de (Tanca)
dan Atlantiğin sonsuz ufuklarına doğru uzaklaşıyordu.
Bu heyecanlı maceranın bizce meçhul kalması bu uzun seferin
Türkiyeden yapılmaması ve pek mütevaziane bir tarzda İngiltereden
başlamasıdır. Sadun Boro üç senedir Londrada tahsilde idi,
fakat denize aşkı daima gönlünde coşkun bir deniz gibi çalkalanıyordu.
Caddebostan kıyıları onu senelerdenberi her yaz yelken sandal
ile Marmaraya açılırken görürdü. Geçen sene haziranda kendisinden
bir mektub aldım. Orada, 30 kadem bir teknesi bulunan, fakat
yelkenden anlamıyan bir İngilizle mutabık kaldıklarını, bu
yaz o tekne ile dünya seferine çıkacaklarını bildiriyordu.
Heyecanımdan bu yaşta ben de kararımı kaybettimse de, bu işten
vazgeçmesini yazdım. Fakat para etmedi.
Sadun Boro ile arkadaşı Colin Sulivan geçen sene temmuzun
24 üncü günü İngilterede (Portsmouth) limanından denize çıktılar,
on bir gün yolculuktan sonra birini görmek üzere İrlandada
Dublin'e gittiler. Oradan 5 ağustosta yola çıktılar, büyücek
fırtınalar ve tehlikeli hâdiseler arasında 2 eylülde Lizbona
geldiler. Oradan (Kadiz)e, oradanda 25 eylülde Tancaya vardılar.Ekim
ayinin birinci günü Tancaya Allahaısmarladık diyerek Atlantik
Okyanusuna daldılar. 18 günde Kanarya adalarını tutmuşlardı.
Burada Palma limanında 10 gün kalındı. Cumhuriyet bayramımız
günü (29 ekim) tekrar ana Okyanusa yol verildi. 38 gün daha
dalgalar, ufuklar arasında yalnız yuvarlanıldıktan sonra (Barbados)
adasının Briston limanına girerek Amerika toprağına kavuştular.
Şu halde Atlantik Okyanusu (Tanca) dan itibaren elli altı
günde geçilmişti. Benim son söyliyeceğim söz, elli yıldan
fazla denizde ve yelkenle gezmiş bir adam olmam münasebetile,
bu yiğit Türk gencinin, yelkencilik bilmiyen bir arkadaşla,
bütün o ağır deniz hizmetini görmesinden dolayı duyduğum hayranlığı
bildirmek ve bu güzel seyahatini mufassal tarzda yazmasını
istemektir Memleketi kucaklamış mavi denizlerimiz Türk gençlerini
temiz spora, erkekçe hayata, hattâ şöhret ve zenginliğe çağırıyor! |