|
|
| |
|
"Taarruzî
milliyetçilik, dünyada henüz bitmiş değildir. Fakat zannediyorum
ki bu nev milliyetçilik, er geç zevale mahkûmdur; Rusların,
Avusturyalıların, Almanların başına gelen, bir gün olub diğer
imperyalistlerin de başına gelecektir..."
Yusuf
Akçura, 1919
"Avrupalı
tariçilerin, haydi hepsi demeyeyim, çoğu bilinçli bir şekilde
veya bilinçaltının etkisiyle, belli bir amaca yönelik kuramların
ispatı amacıyla olayları düzenleyip tarih yazarlar; kuramlarına
uygun olmıyan olayları unutmuş görünürler, yahut çok silik
gösterirler; amaca uygun olayları ise kabartırlar, şişirirler..."
Yusuf
Akçura, 1932
|
Benim
doğumumdan tam 18 yıl önce vefat eden dedem Yusuf Akçura
Bey, veya Akçuraoğlu Yusuf Bey, bir münevverdi. Hayatı,
Rusya'da Kazan bölgesinde, Ortaasya Bozkırlarında, Osmanlı
İstanbul'unda, Kuzey Afrika'da, yani sürgünde, Paris'te,
Zürih'te ve nihayet Genç Cumhuriyet'in Ankara'sında geçmişti.
Yazılarından ve aileden gelen, özellikle rahmetli büyük
dayım Mahzar Şevket İpşiroğlu'ndan gelen aktarımlara göre
Yusuf dedem, hayatını doğruyu aramakla geçirmişti. Bu
bağlamda "doğru" onun için bilimsel ve pozitif kanıtlarla
bulunabilecek, her türlü sorgulamaya dayanabilecek beyanlar
idi.

Atatürk
ve Yusuf Akçura ve Birinci Türk Tarih Kurultayı'nda delegelerle
birlikte
Çok
net olarak Yusuf dedem, özellikle Batı kültürünün ve de
Rus kültürünün, Türk dünyasına tahakküm gayretini görüyordu
ve, farkında olmadan olsun veya bireysel çıkarları uğruna
olsun, veya cahilce, bu güçlere hizmet eden milletdaşlarını,
amansızca ve an ağır sözlerle kınıyordu.
Dedem,
Türk'ün önemli manevi değerlerinden ve dünya kültürüne
olan katkılarından hiçbir an dahi şüphe etmemiştir. Onun
için Osmanlı devletinin çöküşü, tarihi süreç içinde gelip
geçici bir dönemdi ve Türk beşeriyeti, Türk münevverinin
önderliğinde tekrar elbette tarihteki yerini bulacaktı.
Kazan'ın Korkunç Ivan'ın önünde düşmesi ile "barbarların
medeniyeti işgal etmiş olduklarına", Rus çarlarına varıncaya
dek bir dizi tarihe mal olmuş şahsiyetlerin aslen Türk
olduklarına işaret ediyordu.
Yusuf
Akçura, Türk emperyalizminin bir savunucusu mu idi? Katiyen,
hayır. Yusuf dedem çağdaşları tarafından "milliyetperver"
olarak değil "milellperver", yani "milliyetlerperver"
olarak tanımlanıyor, "taarruzi", yani "saldırgan" milliyetçiliği
şiddetle kınıyordu. 1919'da bir yazısında
netleştirdiği üzere onun ideali, , "hakka müstenid" ve
"tedafüi" demokratik milliyetçilikti - yani hak üzerine
kurulu, savunmaya yönelik, barışçıl bir demokrasi idi.
Ne
diyeyim, onun gibi düşünebilmiş insanlarımızın ruhu şadolsun.
Bu
düşünce silsileleri içinde, Ankara Halkevi'nde 2 Temmuz
1932 - 11 Temmuz 1932 günleri arasında "içtima" eden Birinci
Türk Tarih Kongresi'nde verdiği, "Tarih yazmak ve Tarih
okutmak usullerine dair" başlıklı konferans önemli bir
yer alıyor. Kendi köklerinden beslenen ve "Türk Yurdu"
geleneğinden gelen açık ve sarih bir Türkçe ile, ancak
yer yer bazı meslekdaşlarına ağır eleştiri ve kinayeli
laflarını hiç de sakınmadan, tarih biliminin öğretisini
genelde ve Türk toplumunda inceliyor ve genç Cumhuriyet'in
nasıl bilimsel olarak tarihe yaklaşması gerektiğini ve
bilimsel gerçeklerin yanı sıra insanların evrensel değerlerinden
nasıl taviz vermemeleri gerektiğini vurguluyor.
Aşağıda,
anılan konferanslar çerçevesinde 11 Temmuz 1932, Pazartesi
günü, yani konferansın dokuzuncu gününde, dedemin saat
dokuzda başlayan konuşmasını aktarıyorum.
Konferans
kitabında yazısı 577 - 607 sayfaları arasında yer alıyor.
Elimdeki kopyayı dedem, 10 Mart 1933'de anneanneme, anneme
ve rahmetli dayıma ithaf etmiş. Annem o zaman 9, rahmetli
Tuğrul dayım ise 4 yaşında olmalı. Dedem bir açıklama
yapma gereği duymuş ve ithafın altına "kimi okusun, kimi resimlere baksın"
diye de yazmış. Kimi resimlere baksın diye de
ben de birkaç resmi yazıya ekledim.
Bariz
dizgi hataları dışında imlaya hiç müdahele etmedim. Dipnotlar,
benim takıldığım ve sözlüğe başvurduğum, veya okuyucunun
takılabileceğini düşündüğüm bazı kelimelerin açıklamalarıdır.
Yusuf Civelekoğlu

Gazi:
Gazi Hazretleri Kongeden Çıkarken
Öğleden
evel, Birinci oturuş, Açılma : Saat 9
REİS
— Oturuşu açıyorum. Söz Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti Reisi
İstanbul Meb'usu Akçuraoğlu Yusuf Beyefendinindir.
(Profesör
Akçuraoğlu Yusuf Bey diğer sahifede başlıyan ve üç oturuş
süren konferansını verdi)

Reisicumhur
Hazretleri, Hanımlar, Beyler;
Şimdiye
kadar söz söyliyen arkadaşlarım gibi geniş bilgilere,
derin tetkiklere müstenit bir konferans veremiyeceğim;
mazinin karanlıkları arasından yavaş yavaş beliren engin
ufukları gösteremeyeceğim; çünkü buna ne iktidarım müsaittir,
ne de ihtiyaç kaldı; o mühim vazifeleri, benden çok daha
müstait ve muktedir meslektaşlarım ifa ettiler...
Benim
vazifem, ötedenberi az çok meşgul olduğum tarihte usule
ve o usulün nasıl tatbik edilmiş ve edilmekte olduğuna
dair bifaz malûmat vermek, sora bizim mekteplerimizle
Avrupa mekteplerinde tarihin ne gibi gayeler takip edilerek
nasıl tedris olunduğuna dair de bazı müşahedeler ve mütalealar
arzetmektir. Bana bırakılan iki saat içinde, elimden geldiği
kadar açık ve anlaşılışlır bir ifade ile bu mevzulardan
bahse çalışacağım.
Muhterem
meslektaşlarım,
Tarihin
nasır toplanıp, nasıl yazıldığına, muhtelif dereceli mekteplerde
tarihin nasıl okutulduğuna ve nasıl okutulması lâzımgeldiğine
dair cümlenizin azçok malûmatı ve müsahedatı bulunduğunu
zannediyorum. Vakıa tarihi toplamak ve yazmak usullerile,
mekteplerde tarih tedrisi hakkında telif veya tercüme
edilmiş eserlerimiz pekçok değildir; mamafih hiç te yok
değildir.
Osmanlı
İparatorluğunda ikinci meşrutiyet devresi açılmadan önce,
merhum Abdürrahman Şeref Bey üstadımız, «Mekâtibi
Aliyede tedris olunmak üzere» 1895 senelerinde telif
ettiği «Tarihi Devleti Osmaniye», adlı kitabının mukaddimesinde
tarihin nevilerinden ve «Hikmeti Tarih» tabir ettiği pragmatik
tarihten bahseder; ve mekteplerde tarihin nasıl tedris
olunması lâzımgeldiğine dair de kendi mütalealarını söyler.
Lâkin tarihte usul ve tarihin tedrisi meselelerine müteallik
bu mütalealar çok kısadır.
Meşrutiyetin
fiilen ilgasından sora ikinci defa ilânına kadar geçen
devrede, maruf tabirile «Devri Hamidîde» Padişah ve hükümet
tarihi, sevmezler ve tarihten korkarlardı. İleride biraz
tafsil ile anlatacağız ki bu devirde bir aralık Umumî
Tarih çok budandı, sora mekteplerde okutulması menedildi;
tarih kitapları eksiltildi: Bazı tarih kitapları, polis
tarafından toplatılıp han odalarına hapsedildi; rivayete
göre bazıları da yaktırıldı... Böyle bir devirde, takdir
buyurursunuz ki, tarih toplamak, yazmak ve okutmak usullerinden
pek bahsolunamazdı. Fakat ikinci meşrutiyetin ilânını
müteakip, mekteplerde serbestçe tarih okutulmaya, tarih
kitapları tercüme ve telif olunmaya ve tarihte usulden
bahsedilmeye imkân hasıl oldu.
İkinci
meşrutiyetin ilânından birkaç ay sora, Erkânı Harbiye
sınıflarına «Tarihi Siyasî» muallimi tayin edilmiştim.
1908-1909 tedris senesinde okuttuğum tarih derslerine
başlangıç olarak, tarihte ve tarih tedrisinde usulden
biraz bahsettim. Bugün burada, muhterem samilerim arasında
o zamanki talebemden bazı zatlar varsa, bunu elbette hatırlar.
Derhal söyliyeyim ki «mukaddime»mi hazırlamak için müracaat
ettiğim mehazlar pek mahdut idi; Abdurrahman Şeref
Bey'in şimdi söylediğim mukaddimesi ile Fransız müverrihlerinden
Seignobos ve Langlois'nın beraber yazdıkları
«Tarih tetkikatına methal» adlı klâsik kitabından ve başka
bir Fransız müverrihin, Camil Jullian'nın «XIX
uncu asır Fransasında Tarih» adlı kitabından ve nihayet
Profesör Louis Liard'ın «Mantık»ından ancak istifade
edebilmiştim. Tarihte usul meselesile pek çok meşgul olmuş
olan Alman müverrihlerini ve usulcülerini tanımıyordum.
Seignobos ve Langlois'ya mehaz olan Bernheim'ı
ve tarih toplamak ve yazmak işlerinde XIX uncu asır müverrihlerine
yeni bir istikamet çizen Ranke'yi bilmiyordum.
Malûmatımın noksan olmasına rağmen tarihin muayyen bir
mevzuunu okutmaya başlamadan önce, onun nasıl ve ne maksatla
toplandığını ve nasıl tedrisi muvafık olacağını, talebeme
anlatmak lâzım geldiğine kanaat getirmiştim; ve anlatmaya
çalşıyordum.
Ben
Erkânı Harbiye mektebinde çalışırken, başka tarihçi arkadaşlar
da başka mekteplerde ve matbuatta tarih usullerinden ve
tarih tedrisatından bahse başladılar. Bu mesainin bir
vesikası şimdi elimdedir. 1328 (1912) senesi mayısında
çıkan «Tedrisat» mecmuasında müverrih Ali Reşat Bey
merhumun «Mekteplerde tarih tedrisi» unvanlı bir makalesi
vardır. Bu makalede dikkat nazarımı celbeden mühim bir
mütaleayı aynen okumak isterim; Ali Reşat Bey diyor
ki: «Şimdiye kadar mekâtibi taliyeye mahsus tarih kitaplarının
Fransızcadan aynen tercüme edilerek, Tarihi Osmanî esas
ittihaz edilmek suretile mekteplerimize mahsus bir Tarihi
Umumî kitabının yazılmaması mekâtibi taliyede tedrisatı
tarihiyenin şayanı memnuniyet bir halde olmamasını intaç
etmiştir.» Bu çok doğru bir müşahededir. Lâkin, ilerde
göreceğiz ki, Muallim Ali Reşat Bey kendisi de
Ortamektepler ve liseler için yazdığı kitaplarda, «şayanı
memnuniyet olmıyan» bu nakiseden kendini bir türlü kurtaramamıştır.
1912-1913
tedris senesinde, İstanbul Darülfünununun «Tarihi siyasî»
muallimi bulunuyordum. Erkânı Harbiye mektebinde tuttuğum
usulü, Darülfünunda, mikyası biraz daha genişleterek,
takip ettim; asıl mevzua girmeden evel, beş altı dersimi
tarihte usul ve tarihin tedrisi meselelerine tahsis ettim.
Bu tedris senesinden sora Darülfünundan ayrılmak mecburiyetinde
kalmıştım; bu ayrılıştan, önce müteessir oldumsa da, sora
çok memnun oldum; çünkü Darülfünunda benden açık kalan
kürsüye cidden bir ilim adamı olan Profesör Mortmann,
tayin edilmişti. Bu âlim müverrih 1913-1914 tedris senesinde
tarihte usul üzerine ders verdi; Profesör Mortman'ın
dersleri, «İlimi usulü tarih » ünvanile, taş basması olarak,
mahdut miktarda tabı ve neşrolunmuştur. Tarihî edebiyatımızda
bir misli daha bulunmıyan bu orijinal eser, pek kıymetlidir.
Müsteşrik müderris, tarih usullerini nazarî bir surette
anlattıktan başka, her kaideyi, şark ve garp tarihlerinden,
bilhassa şark tarihlerinden alınan birçok misallerle
aydınlatmaktadır. Tarihle müteveggil veya tarih tedrisile
meşgul arkadaşların 220 küçük sayifelik bu kitaptan birer
tane edinmeleri elzemdir, kanaatindeyim. Fakat eserin
bulunması pek kolay olamayacağını zannetiğimden, bu eseri
Maarif Vekâletinin Türk harflerile bastırıp tarih muallimlerine
dağıtmasını ricaya cesaret ediyorum.
Hanımlar.
Beyler;
İstanbul
Darülfünununa ciddî bir hizmet eden Profesör Mortmann'ın
80 inci yıldönümü münasebetile bugünlerde Berlinde bir
merasim yapılacağını, birkaç gün evel işittim. Muhterem
meslektaşımızı bu kürsüden tebrik ediyorum ve daha çok
seneler yaşayıp tarihe hizmet edebilmesini dileyorum.
Bu tebrik ve temennime hepinizin iştirak edeceğini ümit
ediyorum.
1914
senesinden sora, «Tedrisat mecmuası», «Millî tetebbüler»,
«Edebiyat Fakültesi mecmuası», «Muallimler mecmuası»,
«Terbiye», gibi ilim ve terbiye mevzularile meşgul mecmualar,
tarihin toplanıp yazılmasında ve tarihin muhtelif dereceli
mekteplerde okutulmasında, yani tarihin metodolijisinde
ve pedagojisinde takip olunacak usullere dair telif,
iltikat veya tercüme suretile bir hayli makaleler, neşrettiler.
Bunların hepsini tahlil ve tenkit edecek değilim. Ancak
ehemmiyetli gördüğüm birkaç eser hakkında bazı mütalealar
arzedeceğim.
Tercüme
eserlerden en ziyade kıymeti haiz olan, zannımca müteveffa
Profesör Barthold'un «Şarkı tetebbu [1] tarihi» adlı kitabının tercümesidir. Cemiyetimiz azasından
Muallim Ragıp Hulusi Bey tarafından ve doğrudan
doğruya rusça aslından tercüme edilmiş olan bu eser «Millî
tetebbüler mecmuası»nın birinci ve ikinci ciltlerinde,
1914 senesinde intişar etti. Profesör Barthold'un. 1911-1912
tedris senesinde, Petersburg Darülfünununda takrir ettiği
dersleri, «İstoria izuçenia voctoka ıf yevrope i ıf Rossiy»
(Şarkın Avrupa ve Rusyada tetebbu tarihi) ünvanile 1912
de bastırıp neşretmişti. Ragıp Hulusi Bey işte bu matbu
kitabın bir kısmını tercüme etmiştir. Müellif bu eserinde
ilk önce tarih yazmanın kadîm devirlerde, orta kurun Avrupasında
ve İslâm âleminde hangi usullere tâbi olduğunu anlattıktan
sora tarihî tenkit (intikat) mevzuuna geçer; badehu Avrupa
âlimlerinin şark tarihini tetkik etmelerinde müessir olan
âmilleri ve bu tetkiklerin ne suretle vukua gelip, ne
gibi neticeler verdiğini gösterir; daha sora müslüman
müverrihlerden tafsil ile bahseder; ve XV inci asırda
Timur'la Avrupa münasebetinin ve Venedik Elçileri raporlarile
bahrî keşiflerin, şarki tetebbüde Avrupa müverrihlerine
ufku nasıl genişlettiğini anlatır. Tercüme olunan kısmı
işte bu kadardır. Ve bu kısım, bütün eserin ancak üçte
biridir. Tercüme olunmıyan kısımlarında, «XIX uncu asırda
umumiyetle Önasiyanın ve hususiyetle Küçükasiyanın, yani
Anadolunun tetkiki», «Rusya ve müslüman Şark», «Sibirin
tetkiki», «Ortaasiya hanlıklarının tetkiki» gibi bizi
çok alâkadar edebilecek mevzular vardır. Tercümenin tamamlanarak
bir kitap halinde neşri çok faydalı olur, zannındayım.
«Edebiyat
Fakültesi mecmuası»nın birinci senesi (1915), 3 üncü ve
4 üncü sayılarında çıkan «Tarihte usul» adlı, Fransız
müverrihi Gabriel Monod'dan tercüme edilmiş iki makale
de, Fransız usulcülerinin efkârını hulâsa etmek itibarile
bir kıymeti haizdir.
Yine
bu senede, yani 1915 te, İstanbul Maarifi umumiye Nezareti,
Seignobos ve Langlois'nin tarihte usule
dair Fransada ve Osmanlı memleketinde çok rağbet görmüş
«İntroduction aux etudes historiques» adlı eserini, tercüme
ettirmeye başlamıştı. Bu tercümenin bir kısmı, ancak altı
forması, Matbaai Âmirede tabolunmuştur. Seignobos ve Langlois'nın
vuzuhla mümtaz bu eseri, tarihle meşgul olan, fakat fransızca
aslından istifade edemiyen meslektaşlarımıza iyi bir rehber
olabilirdi. Tamamlanamamış olması, teessüfe şayandır.
1915
ile 1924 seneleri arasında malûm olan vak'alardan dolayı
tarih usulüne ve tarih tedrisine dair müstakil eser veya
makale intişar etmemiştir. Yalnız «Tarihi Osmanî Encümeni
mecmuası»nın 1918-1921 senelerinde fasılalarla çıkan birkaç
numarasında, tarihi tenkit veya intikat usullerinin, Osmanlı
tarihinin ilk devresinde mehaz olan bazı vesikalara, «Feridun
Bey münşaatında» münderiç bazı menşur ve mektuplara tatbik
edilerek, yakın zamanlara kadar mevsuk sayılan bu muharreratın
tamamen uydurma olduğunu ispat eden çok değerli birkaç
makale basıldı. Bu kıymetli ve orijinal tetkikatın muharriri,
Cemiyetimiz azasından Mükrimin Halil Beydir. Bu müdekkik
arkadaşımız. Selçuk sultanının Osman Beye gönderdiği iddia
olunan menşurlarla Orhan Beyin bazı türk hükümdarlarına
gönderdiği iddia olunan mektupların mevsuk olmadığını,
Harzemşahlardan Sultan Alâeddin ile oğlu ve bazı Türk
hükümdar ve emirleri arasında teati edilen mektuplardan
intihal [2] suretile uydurulmuş sahte şeyler
(apokrifler) olduğunu ispat etti. Mükrimin Beyin bu makaleleri,
bir taraftan Osmanlı tarihinin ilk devrelerini bu uydurmalardan
kurtarmaya yaradığı gibi, diğer taraftan da tarih usullerinin
tatbik suretini öğretmek itibarile usulcülere faydalı
bir tatbikat dersi olmuştur.
1924
ile 1929 seneleri arasında biraz evel isimlerini saydığım
mecmualarda, bilhassa Tarih tedrisatına ait beş altı makale
intişar etti. Bunların içinde Cemiyetimiz azasından Maarif
Vekâleti Talim ve Terbiye Heyeti reisi İhsan Beyin «Tarih
tedrisatı hakkında» ve Nurullah Ata Beyin fransızcadan
tercüme edilmiş «Tarih tedrisatının vazifesi» başlıklı
makaleleri ehemmiyetlidir. Her iki makale «Terbiye» mecmuasının
1927 senesi 8 inci sayısında, çıkmıştır. İhsan Bey, Seignobosa
tebean tarih tedrisinde gayenin hali hazır cemiyetlerini
anlamak olduğunu söyledikten ve bütün beşeriyetin tekâmülünü
çok mücerret, umumî ve insani bir noktainazardan gördükten
sora millî noktainazara rücu ederek, talebeye miliyet
muhabbetinin ve vatan aşkının telkininde tarihin kudretli
nüfuzundan bugün her milletin istifadeye çalışmakta olduğunu
tespit eder.
Nurullah
Ata Beyin M. Mitard'dan tercüme ettiği makalenin de esas
davası, birçok karışık ve dolambaçlı mütalealarla tağlit
edilmiş olmakla beraber, nihayet tarihin millî menfatlere
hizmet etmesi lüzumudur. Mösyö Mitard'ın makalesi, fransızların
«L'enseignement public» adlı mecmuasının 1927 senesinde
çıkan bir nüshasında münderiçti. İleride tarihin tedris
usullerinden bahsederken Mitard'ın dikkate şayan bu makalesine
bir daha temas edeceğim.
Bu
makalelerden başka tarih usullerinden bahseden iki mantık
kitabımız da vardır. Liselerde tedris edilmek üzere, Maarif
Vekâletince, 1929 da kabul edilmiş olan bu iki mantık
kitabında, ilimlerin usullerinden, yeni metodolojideri
bahsolunurken, tarihte usul mevzuuna üçer beşer sayifelik
yer ayrılmıştır. Bu kitaplardan birisi, Muallim Hasan
Alî Beyin, diğeri Muallim Ağaoğlu Tezer Hanımın eseridir.
Hasan Alî Bey tarihte usulü, Tezer Hanıma nispetle biraz
daha tafsil etmiştir. Hasan Alî Beyin bu mevzuda yalnız
fransızlardan değil, alınanlardan -bilvasıta -mülhem olduğu
görülüyor. Hasan Alî Beyin tarihte usule dair türkçe yazılmış
makalelere, ezcümle Barthold'un tercümesine de göz gezdirmiş
olduğunu tahmin ediyorum. Fakat Tezer Hanım, fransızlara
daha çok bağlı kalmışa benziyor; tarihin metodolojisine
müessir olan bazı âlmanların meselâ feylesof Hegel ve
müverrih Ranke'nin noktainazarları meskût [3] geçilmiştir. Fransızlar hemen daima, Orta kurunda
[4] ve Yeni kurun başlarında, İslâm âlimlerinin,
islâm mütefekkirlerinin, ki içlerinde Türklerin çok olduğu
Şemseddin Beyin konferansında izah ve ispat edildi, ilme
ve fikriyata hizmetlerini saymazlar; klâsik tarihten birdenbire
Fransaya atlarlar. Almanlar ve ruslar bu hususta biraz
daha munsıftırlar [5] . Almanlardan veya ruslardan istifade ettiği için olacak ki
Hasan Alî Bey tarihte usulün tekâmülünü gösterirken İbni
Haldun'u da zikretmeyi unutmamıştır.
Ne
olursa olsun bu iki mantık kitabından, tarih muallimlerimiz
hayli istifade edebilirler.
İşte
Hanımlar, Beyler, tarih usullerine ve tarih tedrisatına
müteallik bizde türkçe yazılmış veya türkçeye tercüme
edilmiş eserlerden muttali olabildiklerimi söylemiş oldum.
Tekrar edeyim ki çok değildir; fakat çalışkan meslektaşlarımızın
mesai yollarını hafif bir ışıkla aydınlatmaya kifayet
edebilir.
Tarih
usulü ve tarih tedrisi hakkında kendi dilimizde çıkan
kitaplara dair bu kısa bibliyografiyi verdikten sora artık
tarih telif etmekte ktabul edilmiş usuller mevzuuna geçebiliriz.
Muhterem meslektaşlarım,
Hepiniz bilirsiniz
ki tarih binasının kerestesi, malzemesi, artık lisanımıza
girmeye başlamış olan bir tâbir ile materyali vak'alar
(Fait'ler) dir. Nasıl ki taşsız, ağaçsız, demirsiz bir
ev inşa olunamazsa, vakıalar toplanmaksızın da bir tarih
binası kurulamaz. Vakıaların hakikî, yani şe'niyette [6] olup geçmiş olması, tam bir arapça tâbir ile «Mavaka'» olması
lâzımdır. Vukuu haber verildiği halde aklen muhal ve gayri
.mümkün olan vakıalar, mavaka' sayılamaz; muhayyel vakıalardır.
Hayalî vakıalardan kurulan tarih, tenkit rüzgârları önünde
nihayet yıkılır. Bununla beraber, garp ve şark âleminde
hayalî vakıalardan veya hayalî vakıalarla karışık hakikî
vakıalardan terkip edilerek inşa olunmuş tarihî binalardan
bazılarının hâlâ yıkılmamış olduğunu bugün bile görmekteyiz.
Bir iki misal
ile bu umumî ve mücerret sözlerimi izaha çalışacağım.
Benim kadar ihtiyar değillerse bile, biraz yaşlı olan
Muallim arkadaşlarıma hitap ediyorum: Rüştiye, İdadiye
ve Darülmuallimin mekteplerinde okurken «Kurunuulâ» ve
«Ezmineikablettarihiye» hakkında size neler öğretmişlerdi?
Mezopotamyada ilk imparatorlukları teşkil edenlerden,
Asurîlerin muhteşem, cihangir, ve zevkperest kıraliçesi
Semiramisi, düşman tarafından sıkıştırılınca büyük bir
ateş yaktırarak hazinesi, karıları, cariyeleri ve kölelerile
o ateşin üstünde cayır cayır yanıp ölen betbaht Sardanapah
elbette hatırlarsınız.. İyi bilmiyorum, Nemrudu, Nemrudun
İbrahimi ateşe atmasını, ateşin İbrahimi yakmamasını
da belki hikâye etmişlerdir. Son Babil kiralı Şaltazar'dan,
onun bir işünuş meclisinde esrarlı bir el çıkıp saray
duvarına «Mene, Thekel, Peres» diye bir muamma yazmasından
bahsetmişlerdir. Bu masalların hepsi Ahdiatik'ten alınmış
ve birer mavaka' gibi yazılmış, okutulmuştu değil mi?
Hele kadîm tarihin bize daha yakın zamanlarında birdenbire
peyda olup parlıyan bir Yunan medeniyetini, bir Yunan
mucizesini nakletmemiş olmaları asla muhtemel değildir.
İşte bu Zeus'in başından tamamen mücehhez doğan Athene
gibi tabiatın böğründen tamamen medenî çıkan kadîm Yunanın
bir müddet sora Küçükasiyanın ortalarına doğru medeniyet
neşrettiği, Anadolunun medenî hayatı, Yunan harsi sayesinde
başladığı hikâye olunuyordu.
Tarih derslerinizde
Akdenizin şark sahiline yakın yaşıyan İbranîlere dair
mutlaka çok tafsilât vermişlerdir. Küçücük bir sahada
Osmanlı İmparatorluğunun ancak üç dört kazasını teşkil
eden bir mıntakada hükümran olan Süleyman'ın mülkünü,
bilmem hakikî vüs'at ve kuvvetinde size anlatabilmişler
miydi? İtiraf ederim ki, ben Hazreti Süleyman İmparatorluğunu
Kanuni Süleyman İmparatorluğundan daha vâsi ve hattâ yalnız
Âdem oğullarına değil, mahiyetlerini anlıyamadığım birtakım
mahlukata da hükmeden harikulade bir kudrette tasavvur
etmiştim. Hele İbrani tarihinin İlk devirleri «Enbiyayı
Beni İsrailin» hayatı, benim nazarımda bütün beşeriyeti,
Çinliler, Hintliler de dahil olmak üzere bütün beşeriyeti,
alâkadar eden cihanşümul bir ehemmiyet almıştı. O derecede
ki insanın yeryüzünde zuhurunu bile onların hikâyelerile
öğrenir, onların hesabile sayardık. Yeryüzünde yaşıyan
insanların ensap silsilesi (jeneolojisi) Yahudi Peygamberinin
nesep ağacı ile köküne kadar gider; İshak, İbrahim, Nuh,
İdris ve Şit vasıtasile ebülbeşer Âdeme gelir, dayanırdı.
Ondan ötesi yoktu; zira Âdemi, bizzat Hallaki Cihan, çömlek
gibi çamurdan yoğurup yapmış ve içine kendi ruhundan nefhetmişti.
Yahudiler Âdemin hilkatini senesi senesine hesap etmişlerdi:
Bugünden tam 7516 yıl evel!......
Yahudiler, Âdemin
yaratılmasından önce de neler olup geçtiğini mükemmelen
biliyorlardı; yani beşerin tarihine değil dünyanın ve
bütün kâinatın nasıl kurulmuş olduğuna dair de vukufları
kat'î idi: Kâinat altı günde halkalunmuştu. O halde Hilkati
âlemden beri 7516 sene ve 6 gün geçmiş demekti!...
Orta kurunun da
bunlardan pek farklı olmıyan hikâyelerini ezberlemiştik.
Meselâ Omanlı Tarihinde Osman Oğullarının ta Âdem (Aleyhisselâm)a
kadar uzanan bir şecereleri vardı; Osman bini Ertuğurul
bini Süleyman şah bini Kaya Alp ilâ...; diye uzanır ve
gitgide Nuh Peygambere, yani ikinci Ebülbeşere dayanırdı.
Sora Osman Beyin hiç te muasırı olmıyan Alâeddin Selçukinin
«Osman şaha» gönderdiği menşurlar birer hakikat gibi öğretilerek
Osmanlı Beyliğinin meşru tevellüt
[7] vesikası tespit edilmiş olurdu.
Bütün bu gayri
vaki vakıalar, tarihi usullerin tekâmülü sayesinde, tarihten
dışarıya atılabildi.
XIX uncu asrın
ilk yarısından beri, tarihi tenkit, ikinci tabirle tarihî
intikat usulleri çok işlendi ve birçok vakıalar bulunup
tespit edildi. Tarihî tenkidin süzgecinden geçirilirken
üstte kalmıyan haberler, rivayetler reddedildi. Bu suretle
evvelleri tenkitsizce kabul ve nakledilegelen gayri vaki
vakıaların çoğu tarihte kadro harici kaldı.
Biraz evel zikrettiğimiz
misalleri, tekrar ele alırsak şunları görüyoruz: Arkeoloji
keşiflerile meydana çıkan eski yazı ve vesikalardan anlaşıldı
ki, kıraliçe Semiramis bir hükümdar değil, bir ilahedir;
Sardanapal şeniyette mevcut olmıyan, mevhum bir adamdır;
ona isnat olunan maceralar ise masallardan ibarettir.
Baltazarın sarayında havada el peyda olup, duvara ateşten
yazı yazması, ise, ötekilerden daha cür'etli bir uydurmadır...
.
Uzun zamanlar şüphesiz
bir hakikat gibi yazılan ve okutulan Yunan mucizesi de
artık kimsenin müdaraa edemiyeceği bir faraziye haline
düştü. Arkadaşımız Hasan Cemil Beyin birkaç gün evel dinlediğiniz
kıymetli konferansında, bu faraziyenin hakikatten nekadar
uzak olduğunu gördünüz; ve anladınız ki Anadolunun garbında,
Ege Denizi havzasında ilk çiçeklerini açan İyon medeniyeti,
yalnız Mısırdan değil, Anadolu ortalarından, Giritten,
Mezopotamyadan, ve bunlara da Ortaasiyadan gelen pek eski
medeniyetlerin tevali ve terakkisinden ibarettir. Arkeolojinin
XIX uncu asır sonlarında ve XX inci asır başlarında meydana
çıkardığı vesikalar, klâsik Yunan medeniyetinin menşelerini
izah etti. Yunan medeniyeti hattâ İyonda başlamadan çok
önce Eti (Heti) medeniyeti denilen bir medeniyetin Anadolu
ortalarında hâkim olduğunu ispat eyledi. Anlaşıldı ki
Anadolu medeniyeti Yunan harsile başlamamıştır; bilakis
Yunan medeniyeti Anadolu harsından doğmuştur.
İbranîlerin maddi
kudretlerine Süleyman Kirallığının vüs'at ve ehemmiyetine
dair bir fikir edinmek için, yakın şark haritasına şöyle
bir göz gezdirmek kâfi idi. Fakat skolastik zihniyet,
tarihi, haritadan takip etmek lüzumunu hiç hatırlamamıştı.
Coğrafya, tabii bir surette bu mukayese hevesini uyandırarak,
Süleyman İmparatorluğunun aşağı yukarı Karadağ Beyliği
kadar bir şey olduğunu gösterdi...
Hele hilkat: Adem
ve hilkati Kâinat meseleleri... XIX uncu asırda dünya
yuvarlağının toprak denilen kabuğu kazıla, kazıla, 7 bin,
8 bin değil, daha pek çok bin seneler evel ölmüş insanların
kemikleri meydana çıkarıldı; Ebülbeşerden önce de benibeşer,
yeryüzünde mevcut demekti! Ahdiatik'in hikâyeleri, bu
maddî deliller önünde artık ayakta duramadı.
Ahtiatik'in mevsuk [8] ve mukaddes olduğuna inanan .Yahudi ve Hıristiyanlar bile yanlışlığı
bu kadar aşikâr olan vakıalar üzerine inat ve ısrar etmeyerek,
bazı tefsirlere kalkışmak zaruretini duydular.
Orta kurundan misal
aldığım, şecerei Âli Osman ile Münşeatı Feridundaki menşur
ve mektupların uydurma ve sahte olduğu kat'i bir surette
ispat edildi.
Bu vakıalardan
bir şey, bilhassa hatırımızda kalmalıdır: Hakiki ve şeni
olmıyan mevhum vakıaların da, birer mavaka' (fait) gibi
tarihe girmiş ve uzun müddet tarihte yaşamış olmaları
vakidir. İleride göreceğiz ki. şu veya bu tesirlerle bazıları
hâlâ muhafaza edilmektedir.
Arkadaşlar,
Bilirsiniz ki,
vakıalar, bizim ötedenberi mehaz, Almanların Kaynak (memba-Quelle)
ve fransızların vesikalar (Documents) tâbir ettikleri
malzemeden seçilip alınır. Mehazlar mütenevvidir. Lakin
asıl tarihî devreye ait başlıca mehazlar, üstünde yazı
bulunan taşlar, tuğlalar, madenler, papiruslar, kemikler,
deriler ve kâğıtlardır. Bunlar kitabe, kitap, mektup,
gazete vesaire halinde bulunur.
Bunların mündericeleri
ekseriya hakiki ve hayalî vakıaları birbirine karıştırarak
nakleder; hakikî vakıaları uydurmalardan ayırt etmek müşküldür.
Mehazlardan hakiki vakıaları arayıp çıkarmak için tarihi
tenkidin koyduğu birtakım usuller vardır. İşte bu usuller
iyi istimal olunursa, hakiki vakıaları bir dereceye kadar
arayıp bulmak ve tespit etmek kabil olabilir.
Bu usullere göre,
evvelâ membalardaki yazıların okunması, sora okunanın
anlaşılması, daha sora okunup anlaşılan yazıda menkul
vakıâların tarihi tenkit kaidelerine göre tetkik edilerek
hakiki ve mevhum vakıaların tefrik edilmesi lazımgelir.
Bu işler, hiç te basit ve kolay değildir: Yalnız yazıların
okunması bile büyük bir mesele teşkil eder. Heselâ Orhon
kiabelerindeki eski türk yazısı, 1200 şu kadar yıldanberi
mevcut iken, 40-50 yıldanberi ancak okunup anlaşılabilmiştir.
Etilere ait Anadoludaki yazıların bir kısmı henüz okunamamıştır.
Bugünlerde bir alman ve bir leh âlimi Eti hiyerogliflerini
okumaya muvaffak olduklarını iddia ile neşriyatta bulundular.
Nekadar muvaffak olduklarını bir müddet sora anlıyabileceğiz.
Yalnız sabit olan şudur ki Eti hiyeroglif yazısı ile eski
Girit ve eski Kıbrıs yazıları arasında hemen ayni denilebilecek
bir benzerlik vardır.
Böyle uzaklara
gitmiyerek, Osmanlı Tarihinin iki üç asırlık mehazlarını
mevzubahsedersek, size sorarım, siyakat yazısile yazılmış
hesap defterlerini adamakıllı okuyabilecek, ıstılahlarını
hakkile anlıyabilecek kaç Türke bugün rasgelebiliriz?
Çince halâ yaşayan
bir dildir. Eski Türk tarihine dair birçok malumatı Çince
yazılmış kitaplardan almak lâzımdır; garp âlimleri arasında
Çince okuyabilenlerin bulunduğu malûmdur; lâkin bazen
ayni harfi, ayni cümleyi hepsinin ayni surette okumadıkları
da meçhul değildir. Sora, Çin fiilinin, zaman geçmesile
uğradığı istihalelerden başka, Çinlilerin bazı harfleri,
bazı kelimeleri telâffuz edememekte oldukları da muhakkaktır.
Meselâ birkaç sene
evelisi Çinde bulunan Kreps adlı bir alman diplomatının
Çinlilerce kullanılan ismi, mana delâleti ile Sia-Mo idi;
Von Postow adlı diğer bir alman diplomatının ismini de
yazabilmek için bulunabilen Çin harfleri, nihayet şu telâffuzu
temin edebilmişti: Bu-si-dav. Çinliler, Almanyaya De-go
(fazilet memleketi). Fransaya Fa-go-(Kanun memleketi),
Danimarkaya Dan-go (Kırmızı memleket) demekte imişler
ki, bu kelimelerin muayyen manası olmakla beraber Deutschland,
France ve Danmark'ın ilk harflerini de ihtiva eder. Harf
ve telâffuz müşkilâtından ve daha başka bazı sebeplerden
dolayı, Çinliler, Türk kelimesini de Tu-kyu diye telâffuz
ve o suretle tahrir etmişlerdir, Hun'u da Hiyung-nu yapmışlardır.
Garbın Çince bilmek iddiasında bulunan uleması tarafından
evvelâ Mete sora Mota, Motonu tarzlarında okunan Türk
Hun İmparatorunun asıl ismi Bağatur (Bahadur) olduğu ve
Çince harflerinin hakikatte buna tekabül ettiği muahharan
iddia olunmuştur.
Çin harflerini
okumaktaki güçlük, sora bu harflerin telâffuzundaki değişiklik,
Çin membalarından istifade etmiş olan Avrupalıların, nekadar
hataya düşebilmek ihtimallerini gösterir...
Mehazlar okunduktan,
anlaşıldıktan ve tenkit edilip hakiki vakıalar tespit
edildikten sora, müverrih, tarih binasını yapmak üzere,
sağlam malzemeyi hazırlamış olur. Artık iş bu malzemeden
binayı kurmaya, tarihi inşaya kalır. Bu da çok zordur.
Mehazların tahlil ve tenkidile toplanan vakıaları, şimdi
mantıki bir teselsülle sıralayıp, vakıaların taallûk ettiği
muayyen zamanı olduğu gibi yaşatmak lâzımdır. Bunun nekadar
müşkül olduğunu anlamak için, kendinizin fail veya şahit
olduğunuz hakiki vakıaları, vukuundan bir müddet sora
nakil ve hikâye etmek istediğiniz zaman uğradığınız zorluğu
bir düşününüz!.. Şehadetinizi, enfüsi (Subjectif) unsur
hiç karıştırmadan, tam olup geçtiği gibi, şey'i (Objectif)
bir surette söyliyebilir misiniz? Bu böyle olunca, yaşadığımız
zamandan yüzlerce ve binlerce sene önce, olup geçen vakıaları
artarda dizerek, maziyi olduğu gibi ihya etmek ve buna
enfüsi hiç bir şey karıştırmamak ne derece müşkül olduğu
anlaşılır. Vakıalar arasında mutlaka açıklıklar kalır;
vakıalar zincirinin bazı halkaları mutlaka eksiktir. Bu
açıkları, mantıki düşüncelerle, istinbatlarla, mukayeselerle
bazen hadsî (intuitif) buluşlarla doldurmak, eksik halkayı
bizzat imal edip koymak icap eder. Müverrih mutlak bir
surette yalnız hakikati bulmak iradesile hareket ederse
bile, acaba tamamen muvaffak olabilir mi? Halbuki Avrupada
sırf hakikati aramak için çalışan müverrihler, hiç te
o kadar çok değildir. Müverrih tarihini inşa ederken,
şu veya bu gaye ile evelden düşünülen tür davanın ispatına
çalışmak emelinden ekseriya kurtulamaz.
Avrupalı müverrihlerin,
haydi hepsi demeyeyim, çoğu şuurlu bir surette veya tahteşşuurlarının [9] tesiri altında, muayyen bir gayeye müteveccih nazariyelerinin
ispatı maksadile vakıaları terkip, tarihi inşa ederler;
nazariyelerine uygun olmıyan vakıaları unutmuş görünürler,
yahut çok silik gösterirler; maksada uygun vakıaları ise
kabartırlar, şişirirler...
Müverrihlerin faraziye
kurarken, gözettikleri gaye mütenevvidir; hepsini sayabileceğime
hiç te emin değilim. Birkaç misal söylemekle iktifa edeceğim.
Müverrih ya muayyen bir din, bir mezhep, bir ırk, bir
kavim, bir millet, bir hanedan, yahut iktisadi veya içtimai
bir meslek, siyasi bir fırka menfaatini gözeterek tarihini
inşa eder. Meselâ Ahtiatik, bir din ve bir kavim menfaati
gözetilerek eski zamanda yazılmış, asla şey'î olmıyan
tarihî terkiplerin en meşhur misallerinden sayılabilir.
Ahtiatik'in muharrirleri, şuurlu bir surette hakikati
ideale kurban etmişlerdi. Ahtiatik toplanırken bazı hakiki
vakıalarla birçok uydurma vakıalar birbirlerine mezcedilerek
Yahudi dininin ve Beniisrail kavminin menfaatine hadim
bir tarih inşa edilmek istenmiştir.
Avrupada tarih
usullerine itina edilmiş gibi gösterilerek yeni yeni yazılan
tarihlerin ekserisinde, hattâ hemen hepsinde, Avrupa medeniyetinin
mazi ve halde başka medeniyetlere mütefevvik, Hıristiyan
dininin başka dinlerden üstün, Ari namını verdikleri itibari
bir İnsan fasilesinin başka insan zümrelerinden yaradılış
itibarile dahi yüksek olduğunu okumaktayız. Avrupalı müverrihler
bu müddea (these) larını, istikra usulile ispata kâfi
vakıaları objektif bir surette toplıyarak değil, muddeaya
uygun vakıaları cemedip uygun olmayanları ihmal etmekle
ispata çalışırlar! Bundan başka bugün Avrupada yazıları
tarihlerin Alman İngiliz Fransız İslav veya İtalyan müverrihler
tarafından yazılmış olmasına göre muayyen zamanların şekil
ve renkleri hayli değişir meselâ Orta kurunu bir Fransız
veya bir Alman tarihinden okuduğumuz zaman tam ayni bir
levha önünde bulunmayız. Burada kavmi endişelerin kavim
menfaatlerin tesiri pek zahirdir. Demin tarihte usule
dair Türkçe mevcut kitaplarımızdan bahsederken Ağaoğlu
Tezer Hanımla Hasan Ali Beyin telif ettikleri iki mantık
kitabından bahsetmiştim. Bu kitaplar tarih olmadığı halde
onlara şöyle sathi bir göz gezdirilince Tezer Hanımın
Fransızlardan, Hasan Ali Beyin fransız ve almanlardan
istifade etmiş olduğunu anlarız; çünkü Tezer Hanım tarih
usulünün hemen münhasıran fransızlarda inkişaf etmiş olduğunu
gösterir; Hasan Ali Bey ise bu inkişafta alınanların rolünü
de tebarüz ettirir. Böyle gayrı siyasi görünen bir mevzu
üzerinde bile her kavim kendi rolünü daha ehemmiyetli
göstermeye çalışmaktadır. XVIII inci asrın fikir hareketinde
Fransız müverrihleri, almanların hizmetini zikretmekten
mücteniptirler; meselâ fransız harsile daha çok ünsiyet
peyda etmiş olan bizlerin birkaç gün evel Hasan Cema1
Beyin konferansında derin fikirleri izah edilen Herder'e
dair nekadar malûmatımız vardır. Halbuki onun kısmen muasırı
olan Russo'yu az çok tanımayanımız kalmış mıdır?
Siyasi sahalarda
kavmi menfaatlerin tarih inşasındaki tesirlerinin en bariz
bir misalini, zamanımızda, gözümüzün önünde olup geçmiş
mühim ve cihanşümul bir vakanın tasvirinde görebiliriz:
Umumi Harbin sebepleri ve zuhur sureti, alelhusus harp
mesuliyeti meselesi anlatılırken, bir alman ve bir fransız
müverrihin vakıâları birbirlerinden nekadar farklı olarak
teselsül ettirdiklerini hepiniz az çok bilseniz gerek.
İşte bütün bu misaller,
muayyen bir din, bir kavim veya zümre menfaatine göre
tarihin yazılmış ve yazılmakta olduğunu kâfi derecede
anlatır, sanırım. İktisadî veya içtimaî bir mesleğe göre
tarih inşasının misallerini bilhassa bugün çok kolay ve
açık görmek kabildir. Bilmem içinizde merak edip te sosyalist
ve komünist müverrihler tarafından yazılmış umumi ve hususi
tadilleri gözden geçiren oldu mu? Marksizm mesleğine göre
yazılan bir tarihle ötedenberi mer'i usulle yazılmış tarihleri
karşılaştırıp mukayese edenleriniz var mı? İçinizde böyle
bir zahmeti ihtiyar eden olmuş ise, ayni mevzu üzerine
ve aynı senede yazılmış iki eserin nekadar farklı olduğunu
elbette müşahede etmiştir. Aynı memlekette yazı yazan
müverrihler bile içtimai ve siyasi abidelerine ve mizaçlarına
göre, tarihi terkipleri hayli değiştirirler. Mesela Sosyalist
Jaures'in yazdığı «Fransa İhtilâli tarihi» ile klâsik
bir şekle giren Fransa İhtilâli tarihi hiç te aynı değildir...
Münhasıran vakıalardan
istikra yolile hüküm verileceği yerde, işte böyle muayyen
menfaatlere, muayyen gayelere nazaran vakıaların seçilip
toplanması ve teselsül ettirilmesidir ki, tarihte geçmiş
zamanların hayatını aynen değil, muayyen bir noktainazardan
irae eder......
Meselâ klasik Yunan
ve Roma tarihi, ona raptolunarak devam ettirilen Avrupa
tarihi, yakın zamanlara kadar artık kat'i sayılan pek
muayyen bir çerçeve içine sokulmuştu; ve bu tekrar olunup
gidiyordu. Bu şemaya göre medeniyet, Mısırlıların, Keldani
ve Asurilerin bazı tesiri olmakla beraber, asıl Yunanda
doğmuş, oradan Romaya geçmiş, Yahudilerin Ahtiatikinden
feyzalan Nasraniyetle yeni bir şaşaa kazanmış, ve sora
müverrihin milliyetine nazaran İtalyanlara, Fransızlara
veya Germenlere intikal etmişti. Ve şimdi bu milletler,
Yunan ve Hıristiyanlık ocaklarından yakılan medeniyet
meşalesinin hamili idiler... Medeniyetin tarihi seyir
ve tekâmülünde Yunan-Roma ile Hıristiyan Avrupanın dışında
kalan kavimler, ya tamamen, ya kısmen barbar sayılıyorlardı;
vaktile Yunan ve Romanın hudutları haricinde kalan kavimlere
verdikleri bu hakaretli vasfı, Avrupalılar da kendilerinden
başka kavimlere bahsetmişlerdi!
Bu misaller. Avrupada
yazılan ve neşrolunan tarihleri nekadar dikkat ve ihtiyatla
okumak lâzımgeldiğini ve Avrupada çıkan tarihlerin iddialarını
tetkik ve tenkitsiz kabul etmek doğru olmadığını gösterir.
Muhterem meslektaşlarım,
Şimdiye kadar size
tarih inşasında mevzu usullerden ve bu usullerin Avrupada
nasıl tatbik edilmiş olduğundan bahsettim. Gördük ki usuller
çok mükemmeldir; tamamen tatbik edilse, edilebilse belki
mazinin hakikî hayatını ihya edebilir. Yine gördük ki,
bu usuller tamamile tatbik edilememiş veya edilmemiştir.
Bunların da sebeplerini anlatmaya çalıştık. Tarihin cem
ve inşasında mevzu kaidelerin hakkile tatbiki kabil olamamıştır.
Daima o kaidelere, dinlerin, kavimlerin, zümrelerin, mesleklerin
menfaat ve ihtirasları galip gelmiştir; çünkü hemen hiç
bir müverrih, kendi ruhunun ve muhitinin üstüne çıkamamıştır;
çünkü müverrih riyaziyeci veya kimyager gibi, kendi ruhile
rabıtalı bir muhitin haricinde kalan bir mevzu üzerinde
çalışmıyor.
Şimdi, pek umumi
bir surette anlatmaya çalıştığım tarih usulleri ve bunların
garpta tatbiki mevzuumu burada keserek, İslâm âleminde
ve Osmanlı Türklerinde yazılan tarihlerden, nihayet Türkiye
Devletinde yazılan ve okutulan tarihlerden bahsetmeye
başlıyabiliriz.
Muhterem meslektaşlarım,
Osmanlı İmparatorluğunu tesis
eden Türkler arasından çıkan müverrihler, umumi tarih
yazdıkları zaman, İslâm müverrihlerince makbul şemayı
kullanmışlardır. Bu şemaya göre, İslâm camiasının teessüsünde
en mühim âmillerden olan din, İslâm dini, tarihin
anahattını teşkil eder. Ve bu dinin ilahiyatta, tarihte,
hukukta hakikat dediğini, mutlak bir hakikat olarak kabul
etmek farzdır. İslâm dini, bilirsiniz ki, Beniisrail ve
Nasara dinlerinin ıslah edilerek devamıdır. İslâm Peygamberi
bizzat bu noktainazarı kabul etmiştir. Buna binaen müslümanlar,
Beniisrail ve Nasara dinlerinin an'anelerinden birçoğunu
benimsemişlerdir. Ahdiatik ile onun şerh ve haşiyeleri,
Ahtıcedit ve bunun hıristiyanlarca apokrif (sahte) sayılan
nüshaları ve bu iki ana kitaba istinaden yazılan yahudi
ve hıristiyan tarih edebiyatı, İslâmdan evvelki zamanlara
ait haberleri öğrenmek için müslüman müverrihlerine mehaz
olmuştur. Evvelce de söylemiştik ki, Ahdiatik yalnız tarihten
değil, tarihten evelki zamanlardan da bahseder; dünyanın
ve hattâ bütün kâinatın nasıl halledilmiş olduğunu bile
haber verir. Müslüman tarihleri de, Ahtiatike göre, kâinatın
yaratılışından, dünyanın kuruluşundan, Âdemin halkolunuşundan
başlıyarak, Beniisrail tarihine geçerler ve oradan yahudi
haberlerine biraz arap an'anesini de karıştırarak, bir
teselsül yapar ve Araplara gelirler. İslâmdan evel Arapların
ahvalini cahiliyet (barbarlık) zamanı diye kısaca anlattıktan
sora İslâmın zuhurunu, bir hayli harikavî hâdiselerle
yani hayalî vakıalarla mezcedip hikâye ederler. Daha sora
İslâmın intişar ve istikrarı ve İslâm âleminde zuhur eden
müteaddit devletlerin takallûbatı hakkında umumi malûmat
verirler. Müslüman müverrih, hangi hükümdarın tebaasından
ise, onun devletini biraz daha tafsil ve methile nakleder.
İslâm âlemi haricinde kalan akvam hakkında verdikleri
malûmat gayet kıttır.
Şu söylediğimiz umumî şemaya,
diğer bir iki membadan gelen haberlerin de tesiri olmuştur.
Bu membalardan birisi Fürs, diğeri Türk an'aneleridir.
Fürs an'anesi, İslâm tarihine Türk an'anesinden daha evvel
ve daha fazla tesir icra etti. Fürs an'anesi de, Ahtiatik
gibi, kâinatın yaradılışını ve Âdemin yeryüzünde zuhurunu
bilmek iddiasındadır; bütün bu tarihten evvelki zamanları
destanî bir tarzda hikâye eder. Fürslerin ilk tarihî devrelerine
ait tarih te, nihayet bir destan, bir efsane mahiyetinde
idi. Müslüman müverrihler, bazan Yahudi hikâyelerîle Fürs
efsanelerini mezcederek bir terkip yapmak istemişlerdir.
Fürs an'anesinin İslâm tarihine tesiri, Peygamber zamanından
itibaren meşhuttur. Türk an'anesinin tesiri ise, Türklerin
İslâm âlemine hâkim olmalarından itibaren kendini gösterir.
İlhanlılardan Ölcaytö Sultan
Mahmudun veziri olan Reşidüttin tabip riyaseti
altında, XIV üncü asır iptidalarında toplanmış bir tarih
heyetinin mesaisile telif olunan «Camiüttevarih», bilirsiniz
ki dünyada malûm olan ilk cihan tarihidir. Bu tarih heyetinin
azası arasında Türkler, Fürsler, Araplar, Yahudiler olduğu
gibi Çinliler ve Frenkler de vardı. Bu heyet Yahudi, Fürs
ve Türk an'anelerini cem'e ve bir dereceye kadar telife
çalışmıştır.
İslâm âleminde arapça, fürsçe
ve türkçe yazılan ve miktarı pek çok olan umumî tarih
kitaplarının hemen cümlesi, şimdiye kadar arzetmeye çalıştığım
şemaya göre telif edilmiştir. Bunlar arasında İbni Haldun'un
tarihi, tarihinden ziyade, o tarihin, tarih usulünden
ve tarih felsefesinden bahis «mukaddime»si -«Mukaddimei
İbni Haldun»- tek, bir istisna teşkil eder. XIV üncü asır
sonlarında eserini yazan bu mütefekkir müverrih, tarihî
prağmatik usulile yazmak yoluna, Avrupalı müverrihlerden
4 asır evvel girmiştir.
Osmanlı müverrihlerine gelince,
bunların hemen hepsi, tanzimat devrine kadar, İslâm müverrihlerinin
azim ekseriyetince muteber olan çerçeveden harice çıkmamışlardır.
Orta devir Osmanlı müverrihlerinden
olan Müneccimbaşının «Sa-haifül alıbar» adlı umumî tarihini
misal olarak alabiliriz. XVII inci asır ortalarında arapça
yazılıp, XVIII inci asrın ilk rub'unda türkçeye tercüme
olunan bu kitabın müellifi Müneccimbaşı Derviş Ahmet
Ef. ve mütercimlerinden biri de meşhur şair Nedim'dir.
Fihristine şöyle bir göz gezdirirsek görüyoruz ki, tarihin
tarifine ve tarih telif etmedeki «âdap ve şeraite», yani
bugünkü tabirle tarihte usule dair kısa bir mukaddimeden
sora, Âlemin ve Âdemin hilkatine geçer, sora yahudi peygamberlerinden
ve İslâmın zuhurundan bahseder, sora fürs an'anesine göre
İran ahvalini, arap an'anesine göre, arap hükümdarlarını
ve İslâm müverrihlerinin muttali oldukları kadar «Mülkü
Rum» ile «Süryaniyyun, Asuriyyun, Ninviyyun ve Babiliyyun
padişahları»nı zikreder; daha sora «Hint, Çin ve Türk
Padişahları» gelir. Arada, Ahtiatika göre Yahudi tarihinden
de kısaca bir bahis vardır. Daha sora badelislâm zuhur
eden devletlerin zikrine başlar; ve bildiğimiz sıra ile
Emevîler, Abbasîler, Endülüs Emevîleri...... vesaire
hakkında malûmat verir. Bunlar arasında «Efrasiyap evlâdından
Türkistan Hakanları, Mülûkü Cengiziye, Deşti Kıpçak, ve
Hacı Tarhan ve Kazan Hanları, Tuli evlâdından Hıta Kaanları»
gibi Türk hükümdarlarına ait bahislerde mevcuttur. Nihayet
kitabın III üncü cildinin 265 inci sayifesinden başlıyarak
sonuna kadar 484 sayifesi Osmanlı Devletine hasredilmiştir;
kitapta, Osmanlı Devleti hakkında, başka devletlere nispetle
çok daha tafsilli malûmat verilmiştir. Unutulmamalı ki
burada Osmanlı tarihi, Osmanlı Devletinin zuhurundan,
Mehmet IV ün son zamanlarına kadar ancak devam eder.
«Sahaifül ahbar»ı, Osmanlı Türkleri
tarafından, tanzimata kadar yazılmış, umumî tarih kitaplarına
bir tip olarak kabul edebiliriz. Bu kitapta tarihten evvelki
zamanlar, Ahtiatik haberlerine ve fürs efsanelerin göre
tespit edilmiş, tarihî devirlerin de iptidasında, yine
o membalar, hemen hiç bir tenkide tâbi tutulmaksızın kabul
olunmuştur; Şark âlemi Asiya ahvali ve bilhassa Müslüman
devletler tarihi hayli tafsil ile mezkûrdur. Fakat Hıristiyan
âleminden İslâm âlemine en yakın olan Bizans vekayiinden
biraz bahsolunursa da, Merkezî ve Garbî Avrupa ahvali
çok ihmal olunmuştur.
Mehmet IV. zamanı (1648-1687)
biliyorsunuz ki Fransa kırallarının en meşhuru olan Louis
XIV devrine (1648-1715) tesadüf eder. Kanunî Süleymandan
itibaren Osmanlılarla Fransızlar arasında hayli sıkı münasebat
vardı. Mehmet IV zamanında da bu münasebet devam ediyordu.
Bununla beraber kitapta Avrupa devletlerine, Avrupa kavimlerine
dair sarih ve mufassal malûmata rasgelinmez. Demek oluyor
ki, Tanzimattan önce yazılan umumî tarih kitaplarımızın
tipik şekli, bir Şark ve İslâm tarihidir. İslâm âlemi
haricinde kalan memleketlerin ahvaline o kadar ehemmiyet
.verilmemektedir. Bunun yalnız bir iki istisnası vardır.
XVII inci asır Osmanlı müverrihlerinden Peçevî İbrahim
Efendi, tarihinde garp membalarından istifade etmiştir.
Yine XVII inci asır Osmanlı Türk münevverleri arasında
geniş vukufu ve kavrayışlı zekâsile temeyyüz eden Kâtip
Çelebi, lâtinceden bir Avrupa tarihini, kendi nezareti
altında tercüme ettirmiş ve zatî tadil ve tashihlerile
âdeta bir telif haline getirmiştir.
Muhterem meslektaşlarım,
Şark ve İslâm tarihleri tarzında
garp türkçesile yazılan bu eserlerin fayda ve mahzurları
vardır. Bence birinci ve en mühim faydası, umumî tarihi
hasım olan bir âlemin niyeti zaviyesinden görmiyerek,
birçok rabıtalarla birbirine bağlı bir âlemin görüş noktasından
müşahede ve tespit etmek hususudur. Amelî mahzurlarından
belki en mühimmi, daima müsademe halinde bulunan hıristiyan
âleminin ahvaline gereği gibi vâkıf olamamaktır.
Bu tarihlerin birtakım noksan
ve hataları da az değildir. Meselâ Osmanlı Türklerinin
mensup oldukları Türk ırkına ve Türk kavimlerine, ehemmiyetleri
derecesinde bir mevki ayırmıyor ve Türklerin ahvaline
sırf müslümanlık ve Sünnilik gözlüğile bakıyorlardı. Eski
Osmanlı müverrihlerinin bu nakiselerini bir derece mazur
görebiliriz; çünkü o zamanlar millî hisler, millî fikirler,
İslâm camiası içinde eriyip mahvolmuş gibi idi; İranda
ve Türkelinde daha evvelleri zuhur etmiş olan millî iddialar
Şuubiye davaları da çoktan unutulmuş gitmişti.
Bu tarihlerde hakikî vakıalar arasına hayalî vakıalar
çok karıştırılmıştır. Ezcümle «Hilkati kâinat» ve «Hilkati
beşer» kısımları, Akdiatikin haberlerine göre aklediliyordu.
Mucize ve kerametler, hakikî vakıâlarmış gibi hikâye
ediliyordu.
Tanzimat arifesinden itibaren,
Osmanlı müverrihlerinin umumî tarihe nazarları yavaş yavaş
değişmeye başlar, mütemadi mağlûbiyetler neticesi olarak,
hıristiyan, Avrupa ahvaline de ehemmiyet vermek zarureti
nihayet hissolunur; garp lisanlarına vakıf olan hıristiyan
ve Müslüman Osmanlılar arasında Garbın tarihî eserlerinden
istifadeye, hattâ tercümeye kalkışanlar görünür. Fakat
bunlar pek azdır. Asıl garp tarihlerinden istifade, ancak
Tanzimat devrinde meşhuttur.
Abdülâziz zamanında, Ahmet Vefik
Efendi (Türkçü Ahmet Vefik Paşa), yeni açılan Darülfünunda,
ilk defa «Hikmeti Tarih» ünvanile bir tarihi umumî dersinin
takririne başlamıştı (1863); fakat bu ders pek çabuk
inkıtaa uğradı. Bu derslerin hulâsasını ihtiva eden küçük
bir risale, matbu olarak mevcuttur. Umumî tarihin en
kadîm devirlerine müteallik ve hurafelerden tamamen tecrit
edilememiş bazı malûmatı ihtiva eden bu natemam risaleden
müderrisin az çok garp usulile tedrisatta bulunmak istediği
anlaşılmaktadır.
Ahmet Vefik Efendinin Darülfünun
derslerinden beş altı sene sora 1868 e doğru, Babıâli
tercüme odası hulefasından Ahmet Hilmi Efendi, Çembers
adlı bir İngilizin umumî tarihini türkçeye tercüme etmiştir.
Bu malûmatı bana meslektaşım İhsan Bey verdi. Yine o sıralarda,
soraları Sadrazam olan Tevfik Beyin bir umumî tarih tercüme
ettiğini de diğer meslektaşım Köprülüzade Fuat Bey söyledi.
Fakat bu iki kitabı bulup görmek bana henüz nasip olmadı.
Ahmet Hilmi Efendinin ve Tevfik
Beyin bu tercümelerinden iki üç sene sora Ahmet Mithat
Efendinin hudutsuz tahrir faaliyeti başlar. Muasırlarının
yazı makinesi lâkabını taktıkları bu yorulmak bilmez muharrir,
1870 te «Hacei Evvel» unvanı altında bir külliyat çıkardı
ve bunun bir cüz'ünü umumî tarihe tahsis etti. Bundan
bir sene sora da, neşrettiği «Kâinat» külliyatı içinde,
her milletin tarihinden ayrı ayrı bahsederek bir umumî
tarih ortaya koydu.
Tanzimat devrinin sonlarında,
umumî tarihin Osmanlı müverrihlerince kabul edilmiş şeması,
alt üst olacak bir dereceye gelir. Yine o sıralarda;
garp eserlerini okumak sayesinde, Türk âlemine dair malûmat
artar; insiyaki olan millî his uyanır, ve inkişafa başlar.
Meslektaşlarım,
Garptan istifade edilerek ve Türk
âlemine ehemmiyet verilerek yazılan ilk umumî tarih kitabı,
Süleyman Paşa merhumun «Tarihi Alem»idir. 1876
da telif olunan bu umumî tarihin elde bulunan matbu nüshası
tamam değildir; yalnız bir ciltlik «Kurunuûlâ» kısmı var.
İdadi mekteplerinin ikinci senesinde tedris olunmak üzere
telif edilen bu kısım 1000 sayifeye yakındır. (Bizim kitapları
uzun bulanların kulakları çınlasın!) Ve bu bin sayifenin
144 sayifesini, Türkler işgal eder. Süleyman Paşa, «Tarihi
Âlem» i telif ederken İbnülesir, İbni Haldun, Ebülfeda
gibi şark eserlerine müracaat ettiğini, fakat kitabın
asıl mehazları fransızca kitaplar olduğunu beyan eder.
Bu fransız membaları arasında de Guignes'nin «Hunların,
Türklerin, Moğolların ve daha sair Tatarların Tarihi Umumîsi»
adlı meşhur kitabı mühim bir mevki tutar. Eski tarih kitaplarımızdan
çok farklı olan bu kitabın «Hilkati âlem ve Küreiarz»
başlıklı mukaddimesinde artık Ahtiatik hikâyelerini
görmüyoruz; onun yerine garbın o zamanlar muteber olan
nazariyeleri konmuştur. Ancak bu nazariyeleri Ahtiatik'in
haberlerile telife çalışan bazı satırlar da ilâve olunmuştur...
Bilmiyorum bu ilâveleri, Süleyman Paşa, garp nazariyelerini
vicdanî itikadile telif için mi yazmıştır, yoksa haricî
şeraiti mi nazarda tutmuştur? Müellif, «Hilkati Âdemden
itibaren de birkaç sayife (6 sayife) Ahtiatik hikâyesi,
yazmak lüzumunu hissetmiştir; «Ezminei evveliye» dediği
bu kısmı İbranî tarihinden ayırarak, Mısıra geçmiş ise
de, İbranîler tarihinde yine Ahtiatik rivayetlerini az
bir tasfiye ile nakleymiştir. İran bahsinde Piştadiyan
ve Kiyaniyan sülâlerinin efsanevî olduğuna işaret olunmuş
ise de zikrinden büsbütün sarfınazar edilmemiştir; İranın
tarihi kısmı ile Yunan, Roma tarihleri garp (fransız)
kitaplarından alınarak yazılmıştır. Kitabın umumî kadrosu,
Avrupa kitaplarındaki tasnife yakındır. Süleyman Paşa,
ırk hissini ve milliyet fikrini duymuş ve anlamış bir
adam olduğundan, kitabında Türklüğe çok yer ayırmış ve
Avrupa müverrihlerinin yazılarına Türklük niyet zaviyesinden
tenkit nazarile bakarak, ona göre vakıaların teselsülünde
ve bazı kavimlerin menşelerini aramakta Avrupalılara esirane
tebaiyet göstermemiştir.
Süleyman Paşanın bu natamam umumî
tarihinden sora en çok şöhret bulan Murat Beyin altı ciltlik
«Tarihi Umumî» adlı kitabıdır. 1882-1885 senelerinde basılan
ve tahminime göre en çok fransızca ve rusça ve biraz da
türkçe tarihlerden iktibas tarikile yazılan bu eserin
şeması, Süleyman Paşanın «Tarihi Âlem»inden daha ziyade
Avrupa noktainazarlarına ve Avrupa tasnifine uygundur.
Ancak burada İslâm kısmı, Avrupada münteşir bu nevi umumî
tarihlere nazaran daha ziyade tafsil edilmiş ve dördüncü
cildinin sonuna, İstanbul fethine kadar Osmanlı tarihi
de (152 sayife) ilâve olunmuştur. Murat Bey, Tarihi umumîsinde
bütün Türklüğe ehemmiyet vermez. İslâmdan evvelki Türk
âlemini, «Asiyayi Şarkî» faslında «Çin-Hindistan ve Türkistan»
umumî unvanı altında pek kısa zikrederek geçer; bu faslın
Türklerden bahis kısmı 3 sayifeden ibarettir: Halbuki
bütün kitap 2500 sayifeye yakındır.. İslâm âleminde Türklerin
rolü de vakıalara uygun olmaksızın, umumiyetle ehemmiyetsiz
ve menfi gösterilmek istenmiştir. Meselâ Mısırın Türk
Sultanlarından bahsederken (C. III. S. 235) «Bunların
saltanatları hükümet namına şayan bir şey olmayıp, hükümet
ve devlet unvanlı bir rezaletten ibaret idi.» diyor. Selçuk
Türklerinden bahsederken de (C. III. S. 238) «Selçuk Türkleri
büyücek bir cemiyet oldukları halde, Türkistandan muttasıl
tecavüz etmekte bulunan sair Türk akvamı gibi kıtal ve
yağmakerliğe mail olmayıp...» diyor....
Murat Bey, bir zamanlar çok şöhret
kazanan bu tarihi umumîsinde İslâm âlemi için İslâm vahdeti
noktainazarını esas tutmuş ve vakıaları, bu esasa göre
tefsir eylemiştir. Bu kitapta Yunan-Roma ile orta ve yeni
zaman Avrupa tarihi, Avruplıların bakışına göre yazılmıştır.
Zannediyorum ki, Murat Beyden evvel Avrupa tarihini tafsil
ve teselsül ile 1870-1871 Harbine, yani Almanya ve İtalyanın
ittihadına kadar yazan hiçbir müverrihimiz yoktur. «İnkılâbı
Kebir» namını verdiği Fransız İhtilâli'ni zevk ve muhabbetle
tam 127 şahife de anlatır. Fransızca bilmiyen Osmanlı
Türk münevverlerine Fransız ihtilâlini öğretmek ve sevdirmekte
bu kitabın mühim bir tesiri olduğuna kaniim. Murat Bey
tarihinin, intişarından beş on sene sora toplanıp, «evrakı
muzırra» sırasına geçmesinin sebebi de asıl bu İnkılâbı
Kebir faslı olsa gerektir. Mamafih Murat Bey Fransa ihtilâlinde
demokrat ve cumhuriyetçilere aleyhtardır. Bunları «şımarık
ihtilâlciler» ve reislerini de «Hunrizler» diye tavsif
eder.
Murat Bey tarihinden sora, Abdülhamit
devrinde, umumî tarih olarak, bellibaşlı bir iki eser
ancak telif ve ve neşrolunabilmiştir. Bunun birisi İkinci
Meşrutiyet devrinde Sadrazamlığa kadar çıkan merhum Hakkı
Paşanın ( o zaman Hakkı Bey) umumî tarihi, ikincisi de
Harbiye ve Harbiye İdadisi muallimlerinden Binbaşı Ali
Tevfik Beyin (Cin Ali) «Tarihi umumîsi»dir. Murat Beyinkine
nazaran daha muhtasar, daha mutedil ve daha sönük olan
bu eserler, kısmen Murat Beyin tarihi umumîsinden mülhemdirler.
Umumî tarihin tedrisi menedilinceye kadar Ali Tevfik Beyin
3 ciltlik kitabı mekteplerde okutulmuştur. Yine bu sıralarda
Abdürrahman Şeref Beyin «Zübdetülkısas» adlı bir umumî
tarih yazmıya başlamış, fakat tamamlamamış olduğunu İhsan
Beyden öğrendim.
İşte Hanımlar, Beyler. Abdülâziz
zamanından İkinci meşrutiyete kadar neşrolunmuş umumî
tarihler, bugünkü malûmatıma göre bunlardır.
* * *
Abdülhamidin istipdat devrinde
tarih yazmak ve hele onu neşretmek hayli müşküldü. 1899
senelerine kadar mülkî ve askerî mekteplerde umumî tarih,
Ali Tevfik Beyin tarihine göre veya muallimin notlarına
göre okutuluyor idise de, XX inci asrın arifesinde bir
iradei seniye ile bu dahi menedilmiş ve tarih tedrisi
Osmanlı tarihine hasrolunmuştur! Bu senelerin hiç eksik
olmıyan polis taharriyatı esnasında, birisinin evinde
tarih kitapları çokça bulunur, hele Murat Beyin tarihi
çıkarsa, sahibinin Trablusgarbı boylaması ender vakıalardan
değildi.
Meşrutiyet ilân olununca, bu tarih
orucu birdenbire bozuldu. Tarih yazanlar, bastıranlar
hayli çoğaldı. Bu müverrihler ekseriyetle fransızca tarih
kitaplarının, hassaten Seignobos'un mütercimleridir. Zarif
bir arkadaşımın dediği gibi «meşrutiyetle beraber Osmanlı
mekteplerinde bir Seignobos saltanatı başladı». Bunun
böyle olduğunu misaller göstererek izah ve ispata lüzum
görmüyorum. Hepiniz bunu benim kadar, belki benden daha
iyi biliyorsunuzdur. Çünkü ders kitabı olarak, düne değin
Maarif Nezaret veya Vekâletlerinin tavsiyesile elimizde
bulunan tarih kitaplarının çoğu bu yolda yazılan eserlerdi...
İşte muhterem meslektaşlarım, Osmanlı devletinin inkirazına
kadar o devletin tam Şark harsı içinde kaldığı veya Garp
harsını temsile çalıştığı devrelerinde yazılmış tarih
kitaplarına ve tarih tedrisatına dair söylemek istediklerimi
de söyleyip bitirdim. Şimdi yeni Türk devletinin teessüsünden
sora memleketimizde yazılan ve okutulan tarihlere dair
kısaca malûmat vermiye çalışacağım. Sora Avrupanm yüksek
ve ortamekteplerinde tarihin nasıl ve hangi gayelerle
okutulduğunu ve Cemiyetimizin tarih yazmakta hangi gayeyi
istihdaf etmekte olduğunu söyliyeceğim.
Hanımlar, Beyler,
Osmanlı Devleti tarihe karışıp
ta yeni ve millî Türk Devleti kurulunca, mekteplerimizde
Osmanlı devrinden kalma tarih kitaplarının derhal ve tamamen
değiştirilmesi kabil olamadı. Tarih programları çabuk
tebdil edildi ise de, o programlara göre tarih kitapları
o kadar çabuk tertip, tabı ve teşrolunamadı. Ancak seneler
geçtikçe eski kitapların, milliyet, halkçılık, esaslarına
uygun olmak üzere, bir dereceye kadar ıslah edilmeye çalışıldığı
veyahut bu esaslara göre yeni kitaplar yazılmaya uğraşıldığı
görüldü. Fakat bu kitapları yazanlar da itiraf etseler
gerektir ki, yapılan tadiller ve ıslahlar asıldan ziyade
şekle, ruhtan ziyade maddeye ait idi. Biraz sora ortamekteplerimizde
okutulan tarih kitaplarından bahsederken, ıslah edilen
ve yeni yazılan kitaplara dair mütalealarımı biraz daha
uzunca arzedeceğim.
Şimdi derhal tebarüz ettirmek
istediğim bir noktaya işaret edeyim: Tanzimattan itibaren
Osmanlı memleketinde tarihin Garplılaşması, daha doğrusu
Fransızlaşması meşrutiyet devrinde son merhalesine gelmiştir;
Ali Reşat Beyin umumî tarihleri, konferansın başında zikrettiğim
haklı mütaleaama rağmen, fransız umumî tarihlerinden hemen
hiç, farksızdır. Bu devirde türkçe yazılan, daha doğrusu
türkçeye tercüme olunan umumî tarihlerde, fransız noktai
nazarı tamamen hâkimdir. Lâkin arkadaşlar, bunu da unutmayalım
ki Tanzimat devrinde hafif bazı emmareleri seçilebilen
Türkçülük fikir cereyanı da, İkinci Meşrutiyet devrinde
biraz daha vuzuh ile kendini gösterdi. Türkçülük fikri,
Tanzimatın kölece Garpçılığına, cins ve dini kale almıyan
Osmanlı milliyeti fikrine muarızdı. Türkçülük, Tanzimatçılığa
karşı, bazı cihetlerce bir aksülâmel oldu. Türkçülük sırf
islâmî olan noktainazarlara da muhalifti. Bu cereyan medrese
ve Tanzimatı siyaset ve hars sahalarında tenkit ediyordu.
Lâkin Türkçülük fikriyatı Meşrutiyet devrinde ciddî bir
iş göremedi. Edebiyat ve edebiyat tarihile bir derece
meşgul olabildiyse de, umumî tarih ve Türk tarihile esaslı
bir surette uğraşamadı. Hele mekteplerde okutulan umumî
tarihlere hiç bir ciddî tesiri dokunamadı.
Muhterem meslektaşlarım,
Millî kültürde ve millî terbiyede
en mühim bir mevki tutan tarih meselesini esaslı olarak
vazı ve halletmeye çalışan ilk defa Türk Cumhuriyeti olmuştur.
Her işte olduğu gibi kültür meselesinde de bu en esas
lı noktaya parmağını basan Türklerin kurtarıcısı ve yol
göstericisi, Türk Tarihi Tetkik Cemiyetinin Hami Reisi
Gazi Mustafa Kemal Hazretleri'dir. (Alkışlar)
Türk Tarihi Tetkik Cemiyetinin
önüne konmuş büyük problem, umumî tarihe Avrupalıların
rüyet zaviyelerinden bakmayıp onu sırf hakikat noktainazarından
görmek ve bu görüş sayesinde Türk kavminin tarihte hakikî
mevziini tayin etmek, yani Türklerin beşer tarihinde oynadıkları
ve fakat hasımlarının gizlemeğe çalıştıkları büyük rolü
meydana çıkarmak ve bu suretle Türk kavmine tarihî hakkını
vermektir. Bu gayeye vusul için çalışan Cemiyetimiz hazırlamakta
olduğu «Türk tarihinin ana hatları» unvanlı eserinin methal
kısmile, mahdut miktarda basılan bir tecrübe nüshasını
çıkardığı gibi, Ortamekteplerde okutulmak üzere dört cilt
resimli ve haritali bir umumî tarih tertip ve neşretti.
Bu eserlerin, arzettiğim esas ve gayeye uygun olmasına
elden geldiği kadar çalışıldı.
Mesaimizin büyüklüğünü ve güçlüğünü
taktir etmiyor değiliz; fakat Gazi Hazretleri gibi
bir dehanın himayesi altında bulunduğumuzdan behemehal
muvaffak olacağımıza imanımız var. Mesaimizin henüz başlarındayız.
Her işin başlangıcı daha çetin olur. Bir iki yıl içinde
meydana koyabildiğimiz eser, gayretimizi arttırıyor. Şimdiye
kadar dinlediğimiz tasvip veya tenkit yolundaki mütalealarda
tezimize, gayemize itiraz olunmamıştır. Ve zaten tezimize
ve gayemize itiraz, fikrimce, imkân haricindedir. Bir
Türk Tarih Cemiyetinin tarihte hakikati aramak, yabancıların
düşmanlığı ile unutturulmak istenilen milletinin tarihî
hakkını ortaya çıkarmak vazifesine kim itiraz edebilir?...
Meslektaşlarımızın esasa değil, ferilere ait mütalea ve
tenkitlerinde, hepimizce istifade olunabilecek cihetler
yok değildi. Müzakere ve münakaşalarla bunlar daha ziyade
açıldı, sarihleşti. Cemiyetimiz bu kıymetli yardımlardan
elbette faidelenecektir.
Muhterem meslektaşlarım,
Başladığımız işin lüzum ve ehemmiyetini
daha ziyade tebarüz ettirmek için, düne kadar Liselerimizle,
Ortamekteplerimizde ve Muallim mekteplerimizde okutulan
tarih kitaplarına acele bir göz gezdirmek faydalı olur
kanaatindeyim.
Orta dereceli mekteplerimizde
ders kitabı olarak en çok okutulan eserlerden birisi,
merhum Ali Reşat Beyin «Tarihi Umumî» sidir. Maarifin
son müfredat programına uygun olması lâzımgelen bu eser,
Maarif Vekâleti tarafından 1929 senesinde ve Devlet Matbaasında
tabettirilmiştir. Bu Umumî Tarihi iki noktainazardan tetkike
şayan görüyorum. Evvelâ Tanzimattan beri umumî tarihin
bizde tahavvül ve tekâmül seyri bu kitapla hangi merhaleye
gelmiştir? Saniyen mektep kitabı olmak itibarile tedris
ve terbiye cihetinden kıymeti ne derecededir? Şimdi arzedeceğim
mütaleatla her iki cihet, ümit ederim ki, biraz tavazzuh
eder.
İmparatorluğun Meşrutiyet devrinde,
umumî tarih, Avrupa müverrihlerince kabul edilmiş olan
çerçive içine tamamen girip yerleşmişti. Ali Reşat Beyin
bu tarihinde, tıpkı Fransanın lâyik Lise kitaplarında
olduğu gibi, «Mukaddes tarih» yoktur; İbranilerden, diğer
kavimler gibi tarihî noktainazardan bahsolunur. Tarihten
evvelki devirlere dair pek kısa malûmat verildikten
sora Nil, Dicle ve Fırat nehirleri havzalarında teessüs
eden ilk malûm medeniyetlere geçilir. Mevcut ilmimizle
izahı kabil olmıyan haberler, müspet bir vesikaya istinat
etmiyen masallar, uydurmalar tarihten tamamen hariç bırakılmıştır.
Bu kitapta Ahtiatik'in Hilkat, Tufan, İbrahim, Yakup ve
evlâtlarına ait efsane kısımlarından bahsedilmez. Diğer
milletlerin de, meselâ Yunanlıların, menşelerine ve
en kadîm tarihlerine dair uydurdukları masallar efsane
olduğu tasrih edilerek zikredilir. Murat Beyin umumî tarihine
nispetle tarihin ilmileşmesinde hayli ilerlenmiş demektir.
Kırk, elli sene zarfında vukua gelen bu terakki hatvesi,
küçük görünmemelidir. Garp milletleri tarafından yazılmış
umumî tarihlere tamamen intibak olunmuştur. Bu da pek
tabiîdir. Çünkü, Ali Reşat Bey ve diğer tarihi umumî
telif eden meslektaşlarımız, fransız tarihi umumî kitaplarını
pek cüz'î tadillerle aynen tercüme etmişlerdir. Onların
zikrettikleri vakıaları, o vakıaların teselsül tarzını
ve bu teselsülden istihdaf ettikleri gayeleri iyice tenkit
süzgecinden geçirip üzerlerinde bir müddet düşünmeye pek
te lüzum görmemişlerdir. Bunun neticesi olarak, mekteplerimizin
düne kadar resmî ders kitapları olan bu kitaplarda fransız
tarihçilerinin muayyen gayelerine göre yapılan inşaî tarih
hâkim ve nafiz bulunmaktadır. Daha açık bir ifade ile,
Türk mekteplerinde düne kadar, dikkatsizlik eseri olarak,
Avrupanın ve bilhassa Fransanın dünyaya nazarı tedris
ve telkin olunmuştur... Şimdi tetkik mevzuum olan kitap
Ali Reşat Beyin Meşrutiyet devrinde yazdığı kitapları
biraz tadil ile vücude getirdiği bir eserdir. Müellif
evvelce yazdıklarından kolayca faydalanabilmek için, Maarifin
müfredat programından biraz inhiraf etmek zaruretinde
bile kalmıştır: Lise üçüncü sınıfa mahsus yazılan kitabın
fihristile müfredat programı karşılaştırılırsa, arzettiğim
nokta pek açık görünür.
Yaptığım tahkik ve tetkike göre,
Ali Reşat Beyin mehazları Segnobos'un ortamekteplere ait
tarih serisile beraber Malet ve İsaac'm müşterek telifleri
olan diğer bir tarih serisidir. Muallim İsaac, isminden
de anlaşılacağı veçhile Beniisrailden, olan bir Fransızdır.
Ali Reşat Beyin «Eski zamanlar tarihinde», yani liselerin
birinci sınıfında okutulan kitabında, Mösyö İsaac'ın tesiri
iyiden iyiye hissolunur: Dicle, Fırat, Nü ve Kızıl Irmak
havzalarında ve Suriye sahillerinde görülen ilk medeniyetlerin
müessisliği şerefini Samîlere verir. Samîlerden olmadıkları
artık şüphe edilemiyecek derecede tahakkuk eden Sümer,
Hatti (Eti) medeniyetlerini de pek kısa geçer ve bunların
daha sora medenileşen kavimlere olan tesirlerini hemen
hiç tebarüz ettirmez ve derhal Arîlerin medeniyete hizmetlerini
anlatmaya başlar. Arîlerin Türklerle hiç bir alâkası olmadığı
ise, müellifler ve mütercimlerce âdeta bir mütearife olarak
kabul edilmiştir. Hasılı en eski ve eski devirlerin medeniyet
üstatlığını, bu kitaplarda Yahudilerle Avrupalılar kendi
aralarında dostça anlaşıp bölüşmüşlerdir... Bu iddialarına
uygun gelmiyen vakıalar, ya büsbütün çerçeveden hariç
bırakılmış, yahut dikkati celbetmiyecek kadar kısa ve
izahsız yazılmıştır, Samîler, uzun asırlardan beri, Şark
ve Garp tarihlerine, Ahtiatik vasıtasile tahakküm edip
gelmişlerdi. Ve kendilerimin millî efsanelerini, Yehova'nm
mührile takviye ederek, mutlak bir hakikat olarak kabul
ettirmişlerdi. Gerek İslâm Şarkta, gerekse Avrupada yazılan
tarih kitaplarında Ahtiatikin verdiği haberler, en başa
geçirilir; yalnız dünyanın değil, âlemin kuruluşu ve dünya
yüzünde Âdemin zuhuru ve beşerî tarihte Âdem oğullarının
ilk macerası, sırf bu haberlere nazaran naklolunurdu.
Bu an'ane Avrupa da bile XIX uncu asra kadar devam etti;
hâlâ lâyik olmıyan Avrupa mekteplerinde «Mukaddes tarih»
diye bir fasıl açılarak bu hikâyeler öğretilmektedir.
Meşrutiyet devrine kadar yazılan tarihlerimizde, «Mukaddes
tarih» muayyen bir mevki tutar, ve Ahtiatik an'aneleri,
İslâm, an'anelerile karıştırılarak okutulurdu. Meşrutiyet
devrinde bu kısım tarihten ihraç edildi ise de onun yerine
yine Ahtiatik tabilerinin ilmî gibi görünecek salçalarla
süsleyip ısıtarak ortaya attıkları nazariyeleri kaim oldu.
Hazreti İshak hikâyesinden kurtulduk ise de, Mösyö İsak'ın
nazariyelerine mahkûm olduk.
Ali Reşat Beyin 1929 da Türk liseleri
için tabolunan kitabının 56 inci sahifesinde İbranîlerin
bir nevi methiyesi bile vardır: «Bu küçük kavmin (İbranilerin)
Şark âleminde (Eski Şark âlemi) medeniyet ve bilhassa
din noktai nazarından oynadığı rol pek mühimdir. Tenha,
derin tefekkür ve mütalâaya müsait çöl hayatının tevlit
ettiği evsafa malik olan İbranîler, sade hayata, ailevî
faziletlere ve istiklâllerine merbuttular. Komşularına
karışmadılar...» Mösyö İsaac'tan aynen alındığını tahmin
ettiğim bu satırların ilmiliği pek meşkûktür: Çöl derin
tefekkür ve mütaleayı veriyorsa. Muhammet Peygamberin
zuhurundan evvel badiye araplarının da ayni faziletlere
malik olması lâzımgelmez mi idi? Eğer hakikaten çölün
böyle fazilet veren hassaları varsa, bunu Yahudilerden
gayri çölde yaşıyan kavimlere de teşmil etmek ve ispat
eylemek icap etmez midi?
Arîlerin kıymet ve ehemmiyetlerile
de müellif çok meşgul olur. Ve Arîleri bugünkü Türkistandan
getirmekle beraber (sayife, 31) Türkistan halkının ne
olabileceği hakkında bir an zihin yormaz. Fakat Arîlerin
vahdetini ispat için klâsik ana misalini mata, matar,
muter ilâh... diye sayar durur (S. 35). Bu kısım Mösyö
Malet'den mehuz olsa gerek.
Türklere sıra, ancak kitabın birinci
sülüsü sonlarında gelir. Müellif Türk kavminin tarih sahnesine
çıktığı zamana ait takribi bir tarih dahi göstermemekle
beraber, yazılan şeyler, Milâttan birkaç asır sora gibi
anlaşılmaktadır. Yanılmıyorsam, «Skitler» hiç mevzubahs
olmamıştır. Ali Reşat Bey, Türk kısmını Leon Kahün'dan
almış ve müspet vakıalardan ziyade efsaneler ve hikâyelerle
meşgul olmuştur. Türklerin medeniyeti hakkında hemen hiçbir
şey yazılmamıştır. Orhon âbideleri üzerinde lüzumu kadar
tevakkuf olunmamıştır. 336 sahifelik bir kitapta İslâmdan
evvel Türklere tahsis olunan kısım 24 sahifeden ibarettir.
Ve umumiyetle denilebilir ki bu faslı okuyan talebe Türklüğe
muhabbet bağlıyamaz. Arî ve Sami olmadığını kimsenin inkâr
edemediği «Etrüskler» bahsi de çok kısadır: Bir buçuk
sahife. Kitapta Turenli (Tyreniens) de denilen Etrüsklerin
okunabilmiş yazılarından Türklerle münasebetleri anlaşıldığı
yine Avrupa âlimleri tarafından söylenip dururken bu noktaya
işaret bile edilmemiştir. Halbuki her milletin müverrihi,
tarihte kendi milliyetile alâkalı aksama daha çok ehemmiyet
vermek, daha tafsilli yazmak, hele mektep kitaplarında
bu hususa daha ziyade itina etmek, umumiyetle tatbik edilen
bir usuldür. Nitekim muallim İssac, fransızlar için yazdığı
kitapta bile bu usule imkân dairesinde riayet etmiş,
Yahudi kısmını hayli şişirmiştir.
Ortazamanlar tarihinin müfredat
programı, İslâm örtüsile gizlenerek Arap tefevvuk ve tahakkümünü
temin etmek istiyenlere karşı Türklerin ve İranlıların
kültür ve siyaset sahasında millî bir kıyamları mahiyetinde
olan Şuubiye hareketine ehemmiyet vermişken, kitapta bu
mesele çok kısa ve sönük olarak mevzubahs olmuştur. Her
tarafında fikirce Fransız, ibarece Türk bir eser olduğu
tebarüz etmektedir: Meselâ Me'mun'u mukayese için XIV
üncü Louis'den başka bir şahıs bulamamıştır! Halbuki XIV
üncü Louis Türklere Me'mun'dan ziyade malûm değildir.
Türklere Me'mun devrini anlatmak için bir Türk hükümdarından,
meselâ Kanunî Süleymandan bahsetmek lâzımdı.
Ekser müverrihlerimiz gibi Ali
Reşat Bey de Arabi Müslümanlarla karıştırıp İslâm medeniyetine
Arap medeniyeti diyor ve ekserisi Arap olmıyan Me'mun
devri ulemasını da Arap sayıyor!
Maarif müfredat programı, İslâm
âleminde Türklerin rolleri tebarüz ettirilmek maksadile
tertip olunduğu halde, kitapta bu husus ihmal olunmuştur.
Meselâ Belhli Bermekilerin (Barmak Oğulları) Buharada
hüküm süren Sâmânîlerin (Saman Oğulları) Fürs oldukları
Avrupa müdekkiklerince de henüz kat'î olmamakla beraber,
müellif, Türk lise talebesine yazdığı bu ders kitabında
Bermekîlerin ve Sâmânîlerin Fürs olmasında çok ısrar eder
ve bunların medenî hizmetlerini de hayli tafsil eyler!
Bu da Ali Reşat Beyin membalarına fazla sadık kalmasile
ancak izah edilebilir. Müdekkik ve âlimlerin henüz mütereddit
bulundukları meselelerde, mektep kitabı yazanların, kendi
millî gayelerine en muvafık kavli kabul etmeleri de Garpta
bir kaidedir. Sami ve Arî ırklarına mümtaz bir yer ayırmak
istiyen İssac ve Malet, İslâm medeniyetinde hizmetleri
malûm olan Sâmânîleri ve Bermekîleri Fürs yani Arî diye
göstermekte haklıdırlar; zira gayelerine uygundur. Fakat
bizim müverrihler için böyle denilebilir mi?
İslâm devrinde Türk devletlerinin
ve Türklerin medeniyete hizmetleri de tebarüz ettirilmemiş
ve müfredat programı bu gayeyi takip ettiği halde müellif,
membalarından ayrılmamak için, programdan inhiraf eylemiştir.
Biliyorsunuz ki, Selçuklu Tuğrul
Bey'den itibaren Türkler İslâm âleminin hakikî sahip ve
hâkimidirler. Abbasî halifesinin ciddî bir kıymeti kalmamış,
Türk Beyi Bağdada girip onu tamamen emri altına aldıktan
başka kendinin bir nevi kaymakamı olmak üzere bir Türk
Beyini de Halifenin yanına adeta Rezidan olarak bırakmıştır;
bugün Fas Sultanının, Hint Hükümdarlarının yanında bulunan
fransız, ingiliz Rezidanları gibi! X uncu asrın ikinci
yarısında, İslâm âleminde vukua gelen bu azim inkılâp,
yani İslâm âleminin tamamen Türkler hüküm ve idaresi altına
geçmesi vakıası, Ali Reşat Beyin kitabında kâfi derecede
tebarüz ettirilmiş değildir.
Avrupaya Endülüs'ten ve İtalya
taraflarından giren muharipler de, Arap değil, Müslümanlardı.
Avrupalılar Orta zamanlarda bunlara lâtince Sarracenus
diyorlardı. Ve bu tâbir yalnız Araplar değil, bütün Müslümanlar
için kullanılıyordu.
Daha böyle tenkit olunacak vakıalar
çoksa da zamanın azlığından dolayı Orta zamanları burada
kesmek ıztırarındayım. Ancak, asrı hazır tarihinin müfredat
programına rağmen, âdeta bir fransız asrı hazır tarihi
olduğunu söylemeden geçemiyeceğim. Fransız müverrihleri
1789 ihtilâlini fevkalâde kabartıp şişirmişlerdir. Ve
bu maksatla ondan evvelki devirleri, ve başka memleketlerde
tedricî hasıl olan tbeddülleri pek silik gösterirler.
Halbuki hakikat böyle değildir. Uzun sürecek olan bu bahse
girmek istemem. Maarif müfredat programı, Fransız ihtilâline,
Fransızların tâbirile Büyük İhtilâle hakikî mevkiini vermek
üzere tertip edilmişse de Ali Reşat Bey programdan ziyade
mehazlarına tebaiyet etmiştir. 1848 ihtilâlleri hakkında
da ayni şey vakidir. Osmanlı İmparatorluğunun inhilâlini
anlamak ve XIX uncu asrın sonlarile XX inci asır vakıâlannı
izah etmek için 1848 ihtilâllerinin Fransada geçirdiği
safhadan ziyade Avusturya, Almanya ve İtalyadaki cereyan
sureti ehemmiyetli iken, Fransa vakıaları beş sahifeden
fazlaya yayılmış ve bütün Avrupa vakıaları ise acak iki
sahifeye sıkıştırılmıştır! Hele iktisadî meseleler ve
bunun tarihteki rolü, yine müfredat programına rağmen
asla anlatılamamıştır. İktisadî meselelerle izah edilebilen
Emperyalizm ve dünyanın Avrupa kavimleri tarafından istilâ
ve taksimi mevzularından vuzuhsuz, nakıs, yanlış ve sırf
Avrupamn muayyen bir sınıfı menfaatine göre bahsedilmiştir.
Bu kısım yazılırken müellif Türklüğünü unutmuş gibidir.
Avrupalıların dünyayı istilâlarına «fetih» namım vererek,
onları âdeta haklı buluyor. Türk ve müslüman kavimleri
memleketleri ve servetleri, sırf Avrupalıların menfaati
uğruna gaspolunurken, bu hâdiseyi âdeta haklı buluyor.
Türk ve müslüman kavimleri, memleketleri ve sernoktainazarın
muhalif ve hasımları hayli kuvvetli bulunurken, bizim
.hâlâ vakıalara düşmanlarımızın niyet zaviyesinden bakmakta
devamımız çok garip değil midir?
Bu bahsi bitirmek için, dikkate
şayan bir noktaya daha işaret edeceğim. Emperyalizm'in
artık tenkitlere uğramakta olduğunu nazara alan iransız
müverrihi, Emperyalizm bahsinde Fransamn Emperyalist olmadğıni
ima edecek tarzda kalemi idare etmiş ve bizim müellif
de bunu aynen tekrar etmiştir! Halbuki daha evvelce vakıalar
arasında, Cezayirin, Tunusun, Fasın, fransızlar tarafından
«fethi» hikâye olunmuştur... Ve hattâ Cezayirin «fethinde»
bütün kabahatin Cezayir Dayısında olduğu, Fransa konsolosuna
yelpaze ile vurmasından harbin çıktığı bile yazılmıştır.
Bu yelpaze hikâyesi o kadar ehemmiyetsiz bir hâdisedir
ki, bujıa ciddî fransız müverrihleri de kıymet vermezler.
Ancak liseleri talebesine Cezayiri istilâda haklı olduklarım
göstermek için bunu söylemeye lüzum görürler.
Muhterem meslektaşlarım,
Maksadım, hayatının son günlerine
kadar mekteplerimiz ve kitaplarımız için sabır ve gayretle
çalışan faziletli meslektaşımı., merhum Ali .Reşat Beyi
hırpalamak değildir; maksadım, düne kadar mekteplerimizde
hâkim olan ve yetiştirmekte olduğumuz nesilleri millî
gayelerden uzaklaştırabilecek mahiyette bulunan tarihin
tedrisi tarzını anlatmak için misal göstermek ve bugün
umumî tarihte yaptığımız yeni mesainin ehemmiyet ve lüzumunu
tebarüz ettirmektir.
Osmanlı ülkesinde ve Türkiye devletinde
tarih böyle okunurken, başka memleketlerde nasıl tedris
olunuyodu? Bu meselenin tetkiki konferansımın son kısmını
teşkil edecektir.
Muhterem meslektaşlarım,
1900 senesinden 1903 senesine
kadar Parisin yüksek mekteplerinden birisinde talebe idim.
Mektebin programında tarih dersleri hayli çoktu. Program
siyasî tarihten birkaç meseleye hususî bir surette ehemmiyet
veriyor, hemen bütün vakıaları o birkaç mesele etrafında
topluyordu.
Meseleler şunlardı: 1848 Vestefalya
muahedeleri, Fransa İhtilâli, birinci Napoleon devri,
Avusturya İmparatorluğuna dahil muhtelif kavimlerin millî
meseleleri, Alman ittihadının ve Alman İmparatorluğunun
teessüs âmilleri ve Alman İmparatorluğunun cihanşümul
emelleri, nihayet Şark meselesi. Bu meseleler siyasî tarih
noktainazarından tafsille tetkik edildiği gibi, fikrî,
içtimaî, iktisadî tahavvüller cihetinden de tenvir olunmak
istenilirdi.
Bu meselelerin mahiyetine ve aralarındaki
irtibata nüfuz edilirse, üzerlerinde tevakkuf ve ısrarın
manası iyice anlaşılır.
Vestefalya muahedelerile Fransa
diplomasisi, mukaddes Roma-Germen İmparatorluğu denilen
merkezî Avrupadaki siyasî teşekkülün hemen hemen inhilâlini
temin etmişti. İmparatorluğun aksamından olan Müntehipler,
Dukalar, Kontlar âdeta tam bir istiklâl kazanmışlardı.
Artık Fransamn Şark komşusu olan İmparatorluktan korkusu
kalmamıştı. Bu muahede sayesinde XIV üncü Louis'nin kuvvetile
saltanatı teşekkül edebilmiş ve Almanyanın Garbî eyaletlerinden
bir kısmı, ezcümle Alssfs ve Loren Fransaya ilhak olunabilmişti.
Fransa, Louis XIV. devrinde fikir, sanayi ve siyasetçe
Avrupa üzerine bir nevi hegemonya tesisine muvaffak olmuştu.
Almanyanın zâfını, Fransanın kuvvetlenmesini
intaç eden bu muaJıedenin aktini temin eden âmiller, derslerimizde
pek esaslı izah edilirdi.
Fransa ihtilâli, Fransızların
tâbirile, «Büyük İhtilâl», XIX uncu asır arifesinde bütün
Avrupaya tesir icra ederek bu ihtilâlden ortaya çıkan
fikrî ve hukukî nazarların her tarafa dağılmasına ve bu
suretle fikrî bir Fransız hegemonyasının Avrupada husulüne
hizmet etmişti. İhtilâli takip eden harpler, ihtilâl prensipleri
denilen fikriyatın intişarında mühim âmiller olmuştu.
Birinci Napoleon bu fikrî propagandadan istifade ederek
asker kuvvetile Avrupanm büyük bir kısmına hâkim olabilmişti;
yani Fransanın Avrupada kısa bir müddet için olsa bile,
askerî ye siyasî hegemonyasını da temin etmişti.
XIX uncu asrın üçüncü sülüsüne
doğru, Almanların ittihadı, Almanya İmpaartorluğunun teessüsü
ve Alsas Lorenin elinden almmasile zayıflıyan Fransa,
Şarkındaki galip ve kudretli komşusundan korkuyor, ve
bir daha Vestefalya muahedesine benzer bir muahede ile
komşusunu kuvvetten düşürmek, Alsas-Loreni tekrar almak,
Louis XIV ve Napoleon I. devirlerinde olduğu gibi bir
daha Avrupa, üzerinde hegemonyasını tesis eylemek istiyordu.
XIX uncu asır ortasından sora
mukaddes Roma-Germen İmparatorluğu ikiye ayrılmış, bir
kısmından Avusturya - Macaristan İmparatorluğu, diğerinden
Alman İmparatorluğu vücude gelmişti. Ve bu iki İmparatorluk
sıkı müttefiklerdi. Habsburg sülâlesi tarafıdan idare
olunan Avusturya-Macar İmparatorluğunda İslâv, Romen,
Macar gibi muhtelif kavimler, iptida Almanların, sora
Alman ve Macarların tabii halinde bulunuyorlardı. Habsburglar
İmparatorluğunu zayıflatmak için, bu tâbi kavimlerin millî
hislerini, millî emellerini takviye etmek lâzımdı; ve
onlara tabiiyetten mütehassıl zararlarını, belki mübalâğalı
bir surette mütemadî hatırlatmak ve telkin etmek lâzımdı.
Ayni zamanda Lehlerin ve Çehlerin eskidenberi Fransaya
muhabbet ve merbutiyetleri olduğu neşredilerek ve Avusturya-Macar
sistemnide bunların haklan tanılmadığı söylenerek, Lehlere
ve Çehlere karşı Fransızlar arasında insanî ve siyasî
şefkat ve muhabbet hislerinin uyandırılmağı da lâzımdı.
Almanların ittihadile Almanya İmparatorluğunun teessüsü
âmilleri gösterilirken umumiyetle Almanların ve hususiyetle
bu ittihatta büyük rol oynayan Prenr, Bismark'm ef'ali,
ideal anasırdan tecride çalışılır ve sırf kuvvete müstenit
bir tahakküm gayesi, takip edilmiş olduğu tebarüz ettirilmek
istenirdi. Mamafih bu ittihatta âmil olan fikir cereyanları
da, âdeta fransızlara örnek olacak ve fransızlarm hasedini
celbedecek surette izah edilirdi. Almanyanın kudreti belki
biraz da mübalâğa ile tasvir olunarak, istikbale ait emelleri
iyma ve ihsas edilirdi: Almanyanın o devirde Avrupaya
| |