Suat'e...
|
|
"Osmanlı
Hilali" nişanı. St. Petersburg, Ermitaj Müzesi. |
"Knight
of the Ottoman Crescent"
İngiliz
Amirali Nelson, 12 Ekim 1805'de Trafalgar deniz savaşında
aldığı yaradan öldü. Sözkonusu deniz savaşı, İngiltere'nin
müttefik Fransa ve İspanya donanmalarını kesin surette imhası
ile sonuçlanmıştı ve bir yüzyıldan fazla Avrupa'nın geleceğini
belirleyecekti[1].
Nelson'un
naaşı, Trafalgar'da bir meşe fıçıya konuldu, fıçı ganimet
konyakla dolduruldu ve naaş İngiltere'ye götürüldü[2].
Yedi yıl önce ele geçirmiş olduğu Fransız L'Orient[3]
gemisinin direğinden mamul tabutu hazırdı; onu kısmen gemi
ambarında, kısmen de kendi kamarasında, yanında taşımıştı.
Nelson,
Londra'da son derece görkemli ve içtenlikli bir törenle
toprağa verildi[4].
Ancak, bizi, Horatio Lord Nelson'un tabutunda yazan sıfatları
arasında biri özellikle ilgilendiriyor:
"Knight
of the Ottoman Crescent" yani "Osmanlı Hilali'nin Soylusu"
Nelson,
bu sıfatını, sağken de kullanmıştı. Örneğin, Kopenhag deniz
savaşı ateşkes anlaşmasının (9 Nisan 1801) altına, muzaffer
komutan olarak imza atarken, kendisini "Osmanlı Hilali'nin
Soylusu" olarak sıfatlandırmıştı.
Konu,
ilk kez Greenwich Denizcilik Müzesi'nde Nelson'a ayrılmış
bölümü gezerken dikkatimi çekti. Bir resmin altyazısında
bir "tchelengh"den bahsediliyordu. Bunu okuyunca, resme
daha dikkatli baktım ve ondan sonradır ki amiralin şapkasındaki
takıyı gördüm. İlk olarak, bu mücevherin, bugünkü Türkçemizde
bir "çelenk" olamayacağını, olsa olsa "bir tuğ, bir sorguç"
olduğunu düşündüm. Ancak Türk Dil Kurumu Sözlüğü, sözcüğe
eskimiş de olsa bir ikinci anlam daha tanıyor: "mücevher
veya madenden yapılmış sorguç"..
|
|
Lemuel
Abbott'un 1798 Horatio Lord Nelson Portresi. Çelimsiz
yapılı amiral her zamankinden daha soluk, çünkü portre,
sağ kolunu kaybetmesinden az sonra yapılmış. Başında
İngiliz denizcilerinin "crooked hat"i, üstünde
"tchelengh"i. Sol göğsündeki üç nişandan
en üstteki "Osmanlı Hilali" nişanı.
Greenwich Denizcilik Müzesi, Londra
|
Tuğ,
sorguç. İftiharla babasının bir papaz olduğu vurgulanan
bu müstesna İngiliz'in şapkasında ne arıyordu ki?
Konuyu,
kendi imkanlarım dahilinde araştırdım ve bulduklarımı buraya
aktarıyorum. Tarihçi değilim, ama, Nelson'un ve onunla birlikte
savaşmış olanların kayıtlarını okuyabildim. Kendi birincil
kaynaklarımızı, malum nedenlerden ötürü, okuyamıyorum.
Resme
tekrar bakalım. Bu kez, Nelson'un göğsündeki nişanlara dikkatle
bakın. Birinde hilal ve yıldızı seçebiliyorsunuz, değil
mi?
|
|
Nelson'un
Westminster Abbey'deki balmumu heykeli. Amiral'in
göğsünde, en dışta "Osmanlı Hilali" nişanı
gayet açık olarak seçilebiliyor.
|
|
|
Viyana'lı
ressam Heinrich Fuger'in 1800 Nelson portresi. "Osmanlı
Hilal"i net olarak tanınabiliyor ve portredeki
merkezi yerinden dolayı Nelson'un bu nişana verdiği
önem belli oluyor.
|
Mısır
ve "Dar-üs Saadet"
Devir,
Üçüncü Selim Han devri (1789-1807). Reformcu Üçüncü Selim.
Nizam-ı Cedid'i kuran, musikiye meraklı, şair, sonunda,
Alemdar Mustafa Paşa'nın gayretlerine rağmen gericiler tarafından
boğulup sarayın önüne atılan Üçüncü Selim Han... Mısır,
İstanbul için çok önemli. Pirinç ve şeker oradan geliyor.
Osmanlı, tam da kavrayamadığı bir ekonomik değişim içinde,
Mısır'dan gemiler geç geliyor, İstanbul'da fiyatlar artıyor,
bir keşmekeş.
İşte
bu sıralarda, Napolyon (henüz "Avrupa İmparatoru" değil,
bir Fransız generali) Mısır'ı istila etmekle görevlendiriliyor.
Napolyan "Piramitler Savaşı"nda Kölemenleri yeniyor ve Mısır'daki
varlığını pekiştiriyor. Hedef belli: Hindistan. Hindistan
yolunda Mısır, Cebel-i Tarık'tan sonra ikinci önemli stratejik
nokta. Kitaben Osmanlı toprağı. Fiilen Kölemen soyundan
gelenlerce yönetiliyor, karşılığında İstanbul'a erzak yollanıyor.
Napolyon'un
Mısır sevdası iki dünya gücünün hoşuna gitmiyor: Osmanlılar
ve İngiltere. Biri, erzağından olacağı ve sonucunda İstanbul'da
isyan çıkacağı kaygısı içinde. Ötekisi, keyifle sağmakta
olduğu Hindistan'ın elden gitmesini elbette istemiyor. Fransa'nın
durumu ise hiç fena değil. Akdeniz'de kıyısı var, Mısır'a
yakın. Ama, Mısır'a yerleşmek yetmiyor. Ordu'nun can damarı
donanma, donanma ise çok kıymetli ve stratejik. Donanmaya
gözbebeği gibi bakmak gerekiyor, kızağa konulan gemiler
beş seneden önce denize inemiyor.
İngiltere,
Hindistan yolunu koruma amacıyla, Fransız donanmasını imha
etmeye karar veriyor, ve Amiral Nelson'a görev veriliyor.
İstanbul gelişmeleri, ne yazık ki, pasif bir memnuniyet
içinde izlemekle yetiniyor.
İş
çok basit değil. İngiltere'den binlerce mil uzakta Fransız
donanması bulunacak, bir yere sıkıştırılacak ve imha edilecek..Fransızlar,
neredeyse kendi kapılarının önünde. Mısır fiilen işgal edilmiş,
kaleler, şehirler Fransız askeri dolu..Nelson yola çıkıyor.
Ama yolda bazı gemilerini Cebelitarık'ta bırakması gerekiyor.
Tam da, keşif için gerekli olan dört tane keşif fırkatası
olmadan Akdeniz'i aramaya başlıyor. Fırtınalar, hasmane
davrananan valiler. Unutmamak lazım. Telsiz yok, telgraf
yok.. Tesadüfen bir gemi görüyorsun, rotanı değiştiriyorsun,
adama yetişiyorsun, salapuryalar indiriliyor, buluşuluyor
"Fransız donanmasını görmüş müydün, acaba?" deniliyor. Belki
de flamalarla işaretleşiliyor. İş çok zor. Ancak Nelson,
Fransız donanmasını eninde sonunda buluyor, ama güzelce
konuşlanmış şekilde, Mısır'ın Abukir koyunda.
Nil
Muharebesi
Nelson
da biliyor ki, donanmalar iyi bir limanda demirlemişse,
olası saldırılara aşırı dayanıklı olabiliyorlar; bunun örnekleri
var.
Mevsim
yaz, Abukir'de rüzgar karayel cihetinden, Fransızlar teknelerini
sıra halinde demirlemişler, karayele bakıyorlar, bordalar
poyraza dönük. Yani koya ne girse vurabilecek konumdalar.
Nelson
değişik bir insan. Yazımın başında alıntı yaptığım günlüğü,
samimi duygularının bir ifadesi. Garip şekilde, kan ve barut
içinde yoğrulmuş bir hümanist. Aynı zamanda çok atılgan,
tezcanlı, ama hak, hukuk tanır yapıda. Devrinde adet olmayan
huyları var. Örneğin, etrafındakileri dinlemek ve onlarla
istişare etmek gibi. Gemilerinde muazzam ve portatif (!)
toplantı salonları yaptırmış. Süvarileri ve diğer yönetim
kadrosunu bu salonlarda ağırlıyor[5].
Adamların huyunu suyunu iyi biliyor. Düşüncelerini okuyabiliyor.
Yeteneklerini takdir ediyor ve görüşlerini paylaşmalarına
teşvik ediyor. Bunun yanı sıra da, bitmez tükenmez beyin
fırtınaları yapılıyor. Özellikle her çatışmadan önce her
bir senaryo tekrar ve tekrar, en ufak olasılıklar dahi gözardı
edilmeden canlandırılıyor. Arkasından da "gerçek çatışma
değişik gelişebilir, siz yine de bildiğiniz gibi yapın,
ben arkanızdayım" mesajını vermeyi ihmal etmiyor.
"The
Battle of the Nile" veya Abukir deniz savaşı, parlak stratejilerle
ve bilek gücü sonucu İngiltere'ye ihsan olunmuş bir zaferdir.
Şartların hiç de lehine olmadığını bilen Nelson önemli bir
karar veriyor ve derhal, dinlenmeden, gün kararmaya yüz
tuttuğunda saldırıya geçiyor. Bu, deniz savaşları tarihinde
bir ilk ve Nelson'un üstlendiği risklerden sadece biri,
zira gece sürdürülecek bir deniz muharebesinde demirde olanların
büyük menfaatleri olduğu şüphesiz. Ayrıca, Nelson'un bölge
hakkında detaylı haritaları yok. Fransız Amiral Brueys sükunetle
bekliyor, belki de Nelson'un saldıracağına ihtimal bile
vermiyordu... Düşünün, demirli, yeri yurdu belli bir donanma,
haritalanmamış, sığ sularda, karanlıkta üstüne gelmeye çalışan
bir donanmaya bordalarını dönmüş, toplar atışa hazır. Civar
kaleler Fransız ateş gücüyle donatılmış. Fransızlar dinlenmiş,
İngiliz askerleri denizden geliyor.
Üstelik
İngilizler donanması 14 gemi, Fransızlar, 13'ü hattı harp
gemisi olmak üzere 17 gemi. Bunların arasında da meşhur
L'Orient var. L'Orient bir gemi azmanı. 120 topu var. Sırf
tek sıra topunun ateş gücü bir İngiliz teknesininkinden
fazla. Yüzen bir kale.
"Şaşırtmaca
Harbin Esasıdır"
|
|
Abukir
deniz savaşı. L'Orient'ın infilak ettiği an.
|
Nelson
moralini bozmuyor ve ilk İngiliz gemileri saldırıya geçiyor.
Tarih 1 Ağustos 1798. Saat akşam altı suları. Yaklaşma,
Fransız hattına dik cereyan ettiğinden, İngiliz gemileri
"hedef küçültmüş" olarak Fransız ateşinden aşırı
zarar görmeden Fransız hattına yaklaşabiliyorlar, ama tabii
ki kendi borda toplarını ateşleyemiyorlar.
O
sırada bir Fransız brigi, bir şaşırtma manevrasıyla İngilizleri
ada önlerindeki sığlıklara doğru sıkıştırmaya çalışıyor,
ama İngilizler ya o sığlığı biliyorlar, ya da şaşırtmayı
tahmin ediyorlar, şaşırtmaca muvaffak olmuyor.
İşte
tam o sırada, ilk saldıran Goliath, Fransızların hiç beklemediği
bir manevra yapıyor:
Goliath'ın
boca alabanda edip rüzgarı pupasına alıp, keşişlemeye dönerek
Fransız hattına paralel bir konuma gelip iskele toplarını
ateş edeceği beklenirken, kaptan Foley bir hamle yapıyor
ve Fransız hattının rüzgar üstünden, etrafından dolaşıyor,
ve Fransız gemilerinin iskelesine, gemiler ve sığlık arasına
düşüyor. Bu, Fransızların hiç istemedikleri ve de hazırlıklı
olmadıkları bir durum. Hem, iskele topları savaş düzenine
getirilmemiş hem de iskele topların etrafı neta değil, kim
gemide ne bulduysa iskele tarafa yığmış..
"Hattan
ayrılan" kaptan
Goliath'ın
kaptanı Foley'nin bu kararı ileride çok tartışılacak, çünkü
Foley bu manevrayı kendi inisyatifiyle yapıyor. Bu tür inisiyatif
Nelson tarafından teşvik edildiği gibi Nelson kendisi de
daha önceleri "hattan ayrılmış" bir kaptan. Bazıları,
Foley'nin bu manevrayı baştan planladığını söylese de, her
halde kaptan Fransız hattına yaklaştığında, belki önceden
aklında olan bu olasılığı geçekleştirmeye karar verir.
Foley
nasıl bu kararı verdi?
Fransız Amiral François Paul Brueys d'Aigailliers belki
donanmasını çok stratejik bir koya demirlemişti, ama İngilizler
yaklaşım sırasında şunun farkına vardılar: Fransız gemi
hattı alargada yatıyordu! Yani Fransızlar, gemileri baştan
ve kıçtan demirleyeceklerine, tek demirde tutuyorlardı,
ve sırf rüzgar ve akıntıdan dolayı gemiler karayele bakıyordu.
İngilizler, bunun üzerine, gemilerin "bir yoma boyu
dönseler de, karaya oturmayacaklarını, dolayısı ile, Fransız
gemileri ile sığlıklar arasında - dar da olsa - İngiliz
gemilerinin karaya oturmadan geçebilecekleri bir kanal bulunduğunu"
farkettiler.
Golaith
biraz daha ilerliyor, şimdi gemi rüzgaraltına bocalıyor,
yolda hazırladığı kıç demiri atıyor, demir dibi buluyor,
yeterince kaloma veriliyor, aganta ediliyor, ve tekne duruyor
ve tam ideal konuma geldiğinde tek bir savlo ile Golaith
ilk iki Fransız gemisini perişan ediyor. Ve yakın muharebe
başlıyor. Bu arada Zealous ve Orion da Goliath'ı takip ederek,
hattın rüzgarüstünden veya demirli teknelerin arasından
Fransızların iskele bordasına geçiyorlar ve onlar da Fransızları
ateş gücü olmayan bordalarından taciz ediyorlar.
Nelson,
dördüncü gemi olan Vanguard'da. Vanguard, Korsika açıklarında
yaşanan ve Nelson'un bir mektubunda "kibirliliğim cezalandırıldı"
diye yorumlayacağı fırtınadan sonra hala kısmen hasarlı[6].
Vanguard ve arkalarındakiler vakit kaybetmeden Fransız filosunun
bu sefer sancağına yanaşıyorlar ve kargaşa ve karambol içinde
sancak toplarını dahi doğru dürüst kullanamayan gemileri
saf dışı bırakmaya başlıyorlar.
Takdir
edersiniz ki, bu durumda bir diğer risk daha var: İngilizler
araya aldıkları Fransız gemilerine ateşe derken, kendi gemilerine
isabet etme riskini de üstlerine alıyorlar.
Nelson
yaralanıyor
Bu
arada, parantez açalım, Nelson'un sol gözü görmüyor, daha
önceki bir savaşta almış olduğu bir isabet sonucu kör. Tam
yakın muharebe sırasında, bu sefer sağ gözü üstünden isabet
alıyor, "bir deri parçası, gören gözün üstüne katlanıyor,
kemik ortaya çıkıyor ve İngiliz amirali en derin karanlığa
gömülüyor" Etrafındakiler, akan kandan, Nelson'un ölümcül
yara aldığını düşünüyorlar ve onu "ameliyathaneye"[7]
yetiştiriyorlar. Ameliyathane bir mahşer. Kafalar, kollar,
bacaklar. Duvarlar kırmızıya boyalı, kan gözükmesin diye.
Yaralılar viski ile uyuşturulmaya çalışılıyor. Gemi cerrahı
elindeki hastayı bırakıp amiraline seğirtiyor. O ise, bazılarına
göre tarihi tutumuyla, bazılarına göre -hayatı pahasına!-
askerlerin morallerini yüksek tutmak amacıyla "kahraman
arkadaşlarımdan sonra" diyor. Cerrah elindeki ilk "arkadaşı"
hallediyor, amiraline tekrar yönelmek istiyor, hani, "artık
şekil yerine geldi" dercesine , ama Nelson ısrarla sonuna
kadar sırasını bekliyor. Bunu görgü tanıkları yazıyor. Yapmasa
çünkü, büyük düzensizliğe yolaçacak. Nihayet, müdahale sırasında
yarasının ölümcül olmadığı belli oluyor.
|
|
L'Orient'in
şavkı yaralı Nelson'a vuruyor. Guy Head tarafından1798'de
yapılmış portre.
|
Bu
sırada L'Orient'in ciddi şekilde yanmaya başladığı haberi
ameliyathaneye ulaşıyor.
Büyük
hata: Fransız gemileri bordaları boyamak için kullandıkları
boya ve yağları güverteden neta etmemişler (halbuki bunu
kolaylıkla yapabilirlerdi) ve yanan yağ varillerinin alevi
söndürülemez oluyor.
Nelson derhal filikaların L'Orient'e yollanarak Fransız
canlarını kurtarma emri veriyor. Bu arada kalem subayını
çağırtıyor ve İngiltere'ye yollanacak zafer mektubunu yazdırmak
istiyor. Kalem subayı Mr. Campbell ise bitmiş vaziyette,
yazı filan yazacak hali yok, bunun üzerine Nelson kendisi
yazıyı yazıyor[8].
Saat 2200 sıraları L'Orient'teki yangının çok büyüdüğü haberi
geliyor. Artık yangın koyu aydınlatmakta ve gece olmasına
karşın "gemilerin bandıraları seçilebilmekte". Nelson dayanamıyor,
ameliyathaneden sıvışıp güverteye çıkıyor ve savaşı izlemeye
devam ediyor.
L'Orient
infilak ediyor
İşte
o sırada olan oluyor ve gemi azmanı, devrin en muhteşem
gemisi L'Orient, ateşin cephaneliği bulmasıyla büyük bir
gürültü ile infilak ediyor. Etraf, sessizliğe gömülüyor,
"deprem olmuşçasına" karşılıklı ateş susuyor. Arkasından
gökten direk, seren, arma, tel, kaplama, parça güverte,
ne varsa yanarak yağmaya başlıyor. Ama İngilizler önlem
almışlar, her tarafı ıslatmışlar, "yelkenleri sıkı sarmışlar",
başlayan yangınlara hazırlıklılar, fazla hasar görmeden
bu finali de atlatıyorlar[9].
Bazılarına göre, bu sessizlik yirmi dakika kadar sürmüş,
l'Orient'ın patlaması 15 mil uzaktaki İskenderiye'den duyulmuş.
|
|
İnfilaktan
sonra l'Orient.
|
Son
İngiliz gemileri de hareketleniyor ve koya girerlerken,
en öndeki Culloden önce on kulaçta dip buluyor, arkasından
"bir kez daha iskandil sallayacak zamanı dahi bulamadan"
karaya oturuyor. Arkadan gelen tekneler derhal bocalayarak,
artık alamet haline gelmiş Culloden'in rüzgaraltından geçiyorlar.
Yani İngilizler fiilen bir gemi eksik olarak muharebeyi
kazanmış oluyorlar[10].
Sıranın en başındaki ve henüz saldırıdan nasiplerini almamış
dört Fransız gemisi "demir yomalarını keserekten" Fransa
yönünde kaçmaya başlıyorlar..İkisi kaçmayı başarıyor da.
Pagan
ve Hıristiyan gelenekler karışıyor
Abukir
deniz savaşının özeti böyle. İstanbul, Dar-üs Saaddet, ve
özellikle "Grand Seignieur", Büyük Efendi Sultan Üçüncü
Selim Han Hazretleri, kendi kıyılarında cereyan eden, ancak,
hazindir ki, ne menfi ne müspet hiçbir katkısının bulunmadığı
önemli savaşın sonuçlarından çok memnun oluyor. Ve işte,
Nelson'un hayatındaki en büyük iftihar kaynaklarından biri
böylece doğmuş oluyor.
|
|
Sultan
Üçüncü Selim Han'ın 12 Ramazan 1208 (13 Nisan 1794)
tarihli ve üstünde "Selim Han bin Mustafa el-Muzaffer
Daima" yazan tuğrası ile bir fermanı.
|
Önce,
Grand Seignieur - Büyük Efendimiz - kavuklarından birinin
sorgucunu Nelson'a ihsan ediyor. Bu, kendi başına bile olağanüstü
ve müstesna bir jest. Tuğ takılma geleneği Osmanlılarda
mevcut, kökeni pagan geçmişimize dayanan bir töre. Ama,
kaynaklara göre, tarihte vaki değil ki, tuğ bir yabancıya,
hele Müslüman olmayan bir yabancıya takılsın. Osmanlılar'da
da tuğ ancak serasker ve üstü rütbedeki devlet memurlarına,
tasavvur edilebilecek en büyük iltifat olarak ihsan edilmiş.
Üçüncü Selim Han, acaba bu ihsanla kurduğu "yeni düzene"
uygun bir jest mi yapmak istedi? Her ne ise, Üçüncü Selim
Han, bununla yetinmiyor ve Nelson'a bir de nişan ihsan ediyor[11].
İşte "Osmanlı Hilali'nin Nişanı" böyle doğmuş oluyor. Doğmuş
oluyor, çünkü bu, aynı zamanda, Osmanlı tarihinin ilk nişanı
oluyor. Yine ilginç bir noktaya geliyoruz: Nişan geleneği
nereden geliyor, biliyor musunuz? Haçlı Seferlerinden. Dikkat
edin İngilizce "order", Almanca "Orden" sözcükleri, çift
anlamlı. Bir nişan ifade ettikleri gibi aynı zamanda da
bir "tarikat, sınıf" anlamı da taşıyorlar, yani dinleri
Hıristiyanlık uğruna dünyevi değerlere sırt dönen, din uğruna
hayatını feda etme yemini vermiş bir insanlar topluluğunu
betimliyor[12].
Ve Üçüncü Selim Han kalkıyor, esasen kendine düşman gelenekten
gelen bir jestle bir Hıristiyan amiralini taltif etmiş oluyor.
Ve bununla da Osmanlı devletinde bir nişan geleneği başlatıyor.
Zamanla bu nişanların kökeni unutuluyor ve İstiklal Madalyası'yla
gelenek Cumhuriyet Türkiyesi'ne de taşınmış oluyor..
|
|
Üçüncü
Selim Han'ın Lord Nelson'a ihsan ettiği çelenk. |
Acaba Üçüncü Selim Han yaptığı iltifatın çelişkili manasını
biliyor muydu? Veya bilerek bir diğer reform davranışı mı
sergilemek istedi? Yanıtları bilmiyorum.
|
|
Sultan
Üçüncü Selim Han (1761 - 1808) |
Üçüncü Selim Han'ın annesi Mihrişah Sultan da şükranlarını
ifade etmek için Nelson'a kıymetli taşlarla bezenmiş bir
kutu yolluyor. Bunların yanında Üçüncü Selim Han tarafından
ihsan edildiği söylenen bir kürk ve bir kılıçtan da bahsediliyor,
ama kayıtlarda ve evraklarda bir sorguç ve bir nişan var,
diğer hediyelerin Hanedan tarafından ihsan edildiği bir
tahmin.
Ancak
bu şaibeye rağmen, 2002 yılının Trafalgar gününde, yani
21 Ekim'de ünlü müzayede evi Sotheby tarafından yapılan
arttırmada "Nelson'un kayıp kılıcı" 330.000 Pound'a alıcı
bulabildi.
|
| Sotheby
tarafından 2002 yılında ortaya çıkarılan "Nelson'un
kayıp kılıcı".
|
"Kibirli"
Nelson
Nelson'un
sorgucu şapkasına takması da sanki kendi tercihi ve Kraliyetin
yazılı rızasıyla [13]
bunu yapıyor. Sorgucun İngiliz denizcisinini "üçgen
şapkasına " takmasının bir diğer örneği yok, nihayet
sorguç, kavuk için öngörülmüş bir dekor. Nelson'un sorgucun
bir özelliği daha var: Arkasındaki kurgu mekanizması ile
harekete geçen merkezi pırlantalar dönerek çok parlak bir
pırıltı oluştururlar, Nelson da resepsiyonlarda sık, sık
şapkasını çıkarıp içinden bu mekanizmayı kurarmış. Maalesef,
Üçüncü Selim Han'ın sorgucunun sonu 1951 yılında geliyor
ve sorguç Greenwich müzesinden çalınıyor..Artık ancak fotograflarda,
ve Lemuel Abbott'un, beni konuya yönelten, Greenwich'de
sergilenmiş Nelson portrelerinde mevcut.
|
|
| Nelson'ın iki çağdaş karikatürü.
Solda, Nil timsahlarını "hizaya getiren" Nelson.
Bazı timsahların "timsah gözyaşları" döktüğü
görülüyor. Nelson'un elindeki sopada sanki "Britania"
yazılı. Sağda ise grotesk bir Nelson görüyoruz. Samur
kürkü, sorgucu ve "Oriental" kılıcıyla çaresiz
bir hal sergiliyor. James Gilray, 1798. |
Epilog
Fransızların başaramadığını Kavalalı Mehmet Ali isimli bir
Rumeli'li başardı. 1805'de Memluk ordusunun başına geçti
ve İngilizleri 1807'de yendi. İngilizler Mısır'dan çekildiler
ve ancak 75 yıl sonra geri gelebildiler.