Benim doğumumdan tam 18 yıl önce vefat eden dedem Yusuf Akçura Bey, veya Akçuraoğlu Yusuf Bey, bir münevverdi. Hayatı, Rusya'da Kazan bölgesinde, Ortaasya Bozkırlarında, Osmanlı İstanbul'unda, Kuzey Afrika'da, yani sürgünde, Paris'te, Zürih'te ve nihayet Genç Cumhuriyet'in Ankara'sında geçmişti. Yazılarından ve aileden gelen, özellikle rahmetli büyük dayım Mahzar Şevket İpşiroğlu'ndan gelen aktarımlara göre Yusuf dedem, hayatını doğruyu aramakla geçirmişti. Bu bağlamda "doğru" onun için bilimsel ve pozitif kanıtlarla bulunabilecek, her türlü sorgulamaya dayanabilecek beyanlar idi.
Atatürk ve Yusuf Akçura ve Birinci Türk Tarih Kurultayı'nda delegelerle birlikte
Çok net olarak Yusuf dedem, özellikle Batı kültürünün ve de Rus kültürünün, Türk dünyasına tahakküm gayretini görüyordu ve, farkında olmadan olsun veya bireysel çıkarları uğruna olsun, veya cahilce, bu güçlere hizmet eden milletdaşlarını, amansızca ve an ağır sözlerle kınıyordu.
Dedem, Türk'ün önemli manevi değerlerinden ve dünya kültürüne olan katkılarından hiçbir an dahi şüphe etmemiştir. Onun için Osmanlı devletinin çöküşü, tarihi süreç içinde gelip geçici bir dönemdi ve Türk beşeriyeti, Türk münevverinin önderliğinde tekrar elbette tarihteki yerini bulacaktı. Kazan'ın Korkunç Ivan'ın önünde düşmesi ile "barbarların medeniyeti işgal etmiş olduklarına", Rus çarlarına varıncaya dek bir dizi tarihe mal olmuş şahsiyetlerin aslen Türk olduklarına işaret ediyordu.
Yusuf Akçura, Türk emperyalizminin bir savunucusu mu idi? Katiyen, hayır. Yusuf dedem çağdaşları tarafından "milliyetperver" olarak değil "milellperver", yani "milliyetlerperver" olarak tanımlanıyor, "taarruzi", yani "saldırgan" milliyetçiliği şiddetle kınıyordu. 1919'da bir yazısında netleştirdiği üzere onun ideali, , "hakka müstenid" ve "tedafüi" demokratik milliyetçilikti - yani hak üzerine kurulu, savunmaya yönelik, barışçıl bir demokrasi idi.
Ne diyeyim, onun gibi düşünebilmiş insanlarımızın ruhu şadolsun.
Bu düşünce silsileleri içinde, Ankara Halkevi'nde 2 Temmuz 1932 - 11 Temmuz 1932 günleri arasında "içtima" eden Birinci Türk Tarih Kongresi'nde verdiği, "Tarih yazmak ve Tarih okutmak usullerine dair" başlıklı konferans önemli bir yer alıyor. Kendi köklerinden beslenen ve "Türk Yurdu" geleneğinden gelen açık ve sarih bir Türkçe ile, ancak yer yer bazı meslekdaşlarına ağır eleştiri ve kinayeli laflarını hiç de sakınmadan, tarih biliminin öğretisini genelde ve Türk toplumunda inceliyor ve genç Cumhuriyet'in nasıl bilimsel olarak tarihe yaklaşması gerektiğini ve bilimsel gerçeklerin yanı sıra insanların evrensel değerlerinden nasıl taviz vermemeleri gerektiğini vurguluyor.
Aşağıda, anılan konferanslar çerçevesinde 11 Temmuz 1932, Pazartesi günü, yani konferansın dokuzuncu gününde, dedemin saat dokuzda başlayan konuşmasını aktarıyorum.
Konferans kitabında yazısı 577 - 607 sayfaları arasında yer alıyor. Elimdeki kopyayı dedem, 10 Mart 1933'de anneanneme, anneme ve rahmetli dayıma ithaf etmiş. Annem o zaman 9, rahmetli Tuğrul dayım ise 4 yaşında olmalı. Dedem bir açıklama yapma gereği duymuş ve ithafın altına "kimi okusun, kimi resimlere baksın" diye de yazmış. Kimi resimlere baksın diye de ben de birkaç resmi yazıya ekledim.
Bariz dizgi hataları dışında imlaya hiç müdahele etmedim. Dipnotlar, benim takıldığım ve sözlüğe başvurduğum, veya okuyucunun takılabileceğini düşündüğüm bazı kelimelerin açıklamalarıdır.
Yusuf Civelekoğlu
Gazi: Gazi Hazretleri Kongeden Çıkarken
Öğleden evel, Birinci oturuş, Açılma : Saat 9
REİS — Oturuşu açıyorum. Söz Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti Reisi İstanbul Meb'usu Akçuraoğlu Yusuf Beyefendinindir.
(Profesör Akçuraoğlu Yusuf Bey diğer sahifede başlıyan ve üç oturuş süren konferansını verdi)
Reisicumhur Hazretleri, Hanımlar, Beyler;
Şimdiye kadar söz söyliyen arkadaşlarım gibi geniş bilgilere, derin tetkiklere müstenit bir konferans veremiyeceğim; mazinin karanlıkları arasından yavaş yavaş beliren engin ufukları gösteremeyeceğim; çünkü buna ne iktidarım müsaittir, ne de ihtiyaç kaldı; o mühim vazifeleri, benden çok daha müstait ve muktedir meslektaşlarım ifa ettiler...
Benim vazifem, ötedenberi az çok meşgul olduğum tarihte usule ve o usulün nasıl tatbik edilmiş ve edilmekte olduğuna dair bifaz malûmat vermek, sora bizim mekteplerimizle Avrupa mekteplerinde tarihin ne gibi gayeler takip edilerek nasıl tedris olunduğuna dair de bazı müşahedeler ve mütalealar arzetmektir. Bana bırakılan iki saat içinde, elimden geldiği kadar açık ve anlaşılışlır bir ifade ile bu mevzulardan bahse çalışacağım.
Muhterem meslektaşlarım,
Tarihin nasır toplanıp, nasıl yazıldığına, muhtelif dereceli mekteplerde tarihin nasıl okutulduğuna ve nasıl okutulması lâzımgeldiğine dair cümlenizin azçok malûmatı ve müsahedatı bulunduğunu zannediyorum. Vakıa tarihi toplamak ve yazmak usullerile, mekteplerde tarih tedrisi hakkında telif veya tercüme edilmiş eserlerimiz pekçok değildir; mamafih hiç te yok değildir.
Osmanlı İparatorluğunda ikinci meşrutiyet devresi açılmadan önce, merhum Abdürrahman Şeref Bey üstadımız, «Mekâtibi Aliyede tedris olunmak üzere» 1895 senelerinde telif ettiği «Tarihi Devleti Osmaniye», adlı kitabının mukaddimesinde tarihin nevilerinden ve «Hikmeti Tarih» tabir ettiği pragmatik tarihten bahseder; ve mekteplerde tarihin nasıl tedris olunması lâzımgeldiğine dair de kendi mütalealarını söyler. Lâkin tarihte usul ve tarihin tedrisi meselelerine müteallik bu mütalealar çok kısadır.
Meşrutiyetin fiilen ilgasından sora ikinci defa ilânına kadar geçen devrede, maruf tabirile «Devri Hamidîde» Padişah ve hükümet tarihi, sevmezler ve tarihten korkarlardı. İleride biraz tafsil ile anlatacağız ki bu devirde bir aralık Umumî Tarih çok budandı, sora mekteplerde okutulması menedildi; tarih kitapları eksiltildi: Bazı tarih kitapları, polis tarafından toplatılıp han odalarına hapsedildi; rivayete göre bazıları da yaktırıldı... Böyle bir devirde, takdir buyurursunuz ki, tarih toplamak, yazmak ve okutmak usullerinden pek bahsolunamazdı. Fakat ikinci meşrutiyetin ilânını müteakip, mekteplerde serbestçe tarih okutulmaya, tarih kitapları tercüme ve telif olunmaya ve tarihte usulden bahsedilmeye imkân hasıl oldu.
İkinci meşrutiyetin ilânından birkaç ay sora, Erkânı Harbiye sınıflarına «Tarihi Siyasî» muallimi tayin edilmiştim. 1908-1909 tedris senesinde okuttuğum tarih derslerine başlangıç olarak, tarihte ve tarih tedrisinde usulden biraz bahsettim. Bugün burada, muhterem samilerim arasında o zamanki talebemden bazı zatlar varsa, bunu elbette hatırlar. Derhal söyliyeyim ki «mukaddime»mi hazırlamak için müracaat ettiğim mehazlar pek mahdut idi; Abdurrahman Şeref Bey'in şimdi söylediğim mukaddimesi ile Fransız müverrihlerinden Seignobos ve Langlois'nın beraber yazdıkları «Tarih tetkikatına methal» adlı klâsik kitabından ve başka bir Fransız müverrihin, Camil Jullian'nın «XIX uncu asır Fransasında Tarih» adlı kitabından ve nihayet Profesör Louis Liard'ın «Mantık»ından ancak istifade edebilmiştim. Tarihte usul meselesile pek çok meşgul olmuş olan Alman müverrihlerini ve usulcülerini tanımıyordum. Seignobos ve Langlois'ya mehaz olan Bernheim'ı ve tarih toplamak ve yazmak işlerinde XIX uncu asır müverrihlerine yeni bir istikamet çizen Ranke'yi bilmiyordum. Malûmatımın noksan olmasına rağmen tarihin muayyen bir mevzuunu okutmaya başlamadan önce, onun nasıl ve ne maksatla toplandığını ve nasıl tedrisi muvafık olacağını, talebeme anlatmak lâzım geldiğine kanaat getirmiştim; ve anlatmaya çalşıyordum.
Ben Erkânı Harbiye mektebinde çalışırken, başka tarihçi arkadaşlar da başka mekteplerde ve matbuatta tarih usullerinden ve tarih tedrisatından bahse başladılar. Bu mesainin bir vesikası şimdi elimdedir. 1328 (1912) senesi mayısında çıkan «Tedrisat» mecmuasında müverrih Ali Reşat Bey merhumun «Mekteplerde tarih tedrisi» unvanlı bir makalesi vardır. Bu makalede dikkat nazarımı celbeden mühim bir mütaleayı aynen okumak isterim; Ali Reşat Bey diyor ki: «Şimdiye kadar mekâtibi taliyeye mahsus tarih kitaplarının Fransızcadan aynen tercüme edilerek, Tarihi Osmanî esas ittihaz edilmek suretile mekteplerimize mahsus bir Tarihi Umumî kitabının yazılmaması mekâtibi taliyede tedrisatı tarihiyenin şayanı memnuniyet bir halde olmamasını intaç etmiştir.» Bu çok doğru bir müşahededir. Lâkin, ilerde göreceğiz ki, Muallim Ali Reşat Bey kendisi de Ortamektepler ve liseler için yazdığı kitaplarda, «şayanı memnuniyet olmıyan» bu nakiseden kendini bir türlü kurtaramamıştır.
1912-1913 tedris senesinde, İstanbul Darülfünununun «Tarihi siyasî» muallimi bulunuyordum. Erkânı Harbiye mektebinde tuttuğum usulü, Darülfünunda, mikyası biraz daha genişleterek, takip ettim; asıl mevzua girmeden evel, beş altı dersimi tarihte usul ve tarihin tedrisi meselelerine tahsis ettim. Bu tedris senesinden sora Darülfünundan ayrılmak mecburiyetinde kalmıştım; bu ayrılıştan, önce müteessir oldumsa da, sora çok memnun oldum; çünkü Darülfünunda benden açık kalan kürsüye cidden bir ilim adamı olan Profesör Mortmann, tayin edilmişti. Bu âlim müverrih 1913-1914 tedris senesinde tarihte usul üzerine ders verdi; Profesör Mortman'ın dersleri, «İlimi usulü tarih » ünvanile, taş basması olarak, mahdut miktarda tabı ve neşrolunmuştur. Tarihî edebiyatımızda bir misli daha bulunmıyan bu orijinal eser, pek kıymetlidir. Müsteşrik müderris, tarih usullerini nazarî bir surette anlattıktan başka, her kaideyi, şark ve garp tarihlerinden, bilhassa şark tarihlerinden alınan birçok misallerle aydınlatmaktadır. Tarihle müteveggil veya tarih tedrisile meşgul arkadaşların 220 küçük sayifelik bu kitaptan birer tane edinmeleri elzemdir, kanaatindeyim. Fakat eserin bulunması pek kolay olamayacağını zannetiğimden, bu eseri Maarif Vekâletinin Türk harflerile bastırıp tarih muallimlerine dağıtmasını ricaya cesaret ediyorum.
Hanımlar. Beyler;
İstanbul Darülfünununa ciddî bir hizmet eden Profesör Mortmann'ın 80 inci yıldönümü münasebetile bugünlerde Berlinde bir merasim yapılacağını, birkaç gün evel işittim. Muhterem meslektaşımızı bu kürsüden tebrik ediyorum ve daha çok seneler yaşayıp tarihe hizmet edebilmesini dileyorum. Bu tebrik ve temennime hepinizin iştirak edeceğini ümit ediyorum.
1914 senesinden sora, «Tedrisat mecmuası», «Millî tetebbüler», «Edebiyat Fakültesi mecmuası», «Muallimler mecmuası», «Terbiye», gibi ilim ve terbiye mevzularile meşgul mecmualar, tarihin toplanıp yazılmasında ve tarihin muhtelif dereceli mekteplerde okutulmasında, yani tarihin metodolijisinde ve pedagojisinde takip olunacak usullere dair telif, iltikat veya tercüme suretile bir hayli makaleler, neşrettiler. Bunların hepsini tahlil ve tenkit edecek değilim. Ancak ehemmiyetli gördüğüm birkaç eser hakkında bazı mütalealar arzedeceğim.
Tercüme eserlerden en ziyade kıymeti haiz olan, zannımca müteveffa Profesör Barthold'un «Şarkı tetebbu [1] tarihi» adlı kitabının tercümesidir. Cemiyetimiz azasından Muallim Ragıp Hulusi Bey tarafından ve doğrudan doğruya rusça aslından tercüme edilmiş olan bu eser «Millî tetebbüler mecmuası»nın birinci ve ikinci ciltlerinde, 1914 senesinde intişar etti. Profesör Barthold'un. 1911-1912 tedris senesinde, Petersburg Darülfünununda takrir ettiği dersleri, «İstoria izuçenia voctoka ıf yevrope i ıf Rossiy» (Şarkın Avrupa ve Rusyada tetebbu tarihi) ünvanile 1912 de bastırıp neşretmişti. Ragıp Hulusi Bey işte bu matbu kitabın bir kısmını tercüme etmiştir. Müellif bu eserinde ilk önce tarih yazmanın kadîm devirlerde, orta kurun Avrupasında ve İslâm âleminde hangi usullere tâbi olduğunu anlattıktan sora tarihî tenkit (intikat) mevzuuna geçer; badehu Avrupa âlimlerinin şark tarihini tetkik etmelerinde müessir olan âmilleri ve bu tetkiklerin ne suretle vukua gelip, ne gibi neticeler verdiğini gösterir; daha sora müslüman müverrihlerden tafsil ile bahseder; ve XV inci asırda Timur'la Avrupa münasebetinin ve Venedik Elçileri raporlarile bahrî keşiflerin, şarki tetebbüde Avrupa müverrihlerine ufku nasıl genişlettiğini anlatır. Tercüme olunan kısmı işte bu kadardır. Ve bu kısım, bütün eserin ancak üçte biridir. Tercüme olunmıyan kısımlarında, «XIX uncu asırda umumiyetle Önasiyanın ve hususiyetle Küçükasiyanın, yani Anadolunun tetkiki», «Rusya ve müslüman Şark», «Sibirin tetkiki», «Ortaasiya hanlıklarının tetkiki» gibi bizi çok alâkadar edebilecek mevzular vardır. Tercümenin tamamlanarak bir kitap halinde neşri çok faydalı olur, zannındayım.
«Edebiyat Fakültesi mecmuası»nın birinci senesi (1915), 3 üncü ve 4 üncü sayılarında çıkan «Tarihte usul» adlı, Fransız müverrihi Gabriel Monod'dan tercüme edilmiş iki makale de, Fransız usulcülerinin efkârını hulâsa etmek itibarile bir kıymeti haizdir.
Yine bu senede, yani 1915 te, İstanbul Maarifi umumiye Nezareti, Seignobos ve Langlois'nin tarihte usule dair Fransada ve Osmanlı memleketinde çok rağbet görmüş «İntroduction aux etudes historiques» adlı eserini, tercüme ettirmeye başlamıştı. Bu tercümenin bir kısmı, ancak altı forması, Matbaai Âmirede tabolunmuştur. Seignobos ve Langlois'nın vuzuhla mümtaz bu eseri, tarihle meşgul olan, fakat fransızca aslından istifade edemiyen meslektaşlarımıza iyi bir rehber olabilirdi. Tamamlanamamış olması, teessüfe şayandır.
1915 ile 1924 seneleri arasında malûm olan vak'alardan dolayı tarih usulüne ve tarih tedrisine dair müstakil eser veya makale intişar etmemiştir. Yalnız «Tarihi Osmanî Encümeni mecmuası»nın 1918-1921 senelerinde fasılalarla çıkan birkaç numarasında, tarihi tenkit veya intikat usullerinin, Osmanlı tarihinin ilk devresinde mehaz olan bazı vesikalara, «Feridun Bey münşaatında» münderiç bazı menşur ve mektuplara tatbik edilerek, yakın zamanlara kadar mevsuk sayılan bu muharreratın tamamen uydurma olduğunu ispat eden çok değerli birkaç makale basıldı. Bu kıymetli ve orijinal tetkikatın muharriri, Cemiyetimiz azasından Mükrimin Halil Beydir. Bu müdekkik arkadaşımız. Selçuk sultanının Osman Beye gönderdiği iddia olunan menşurlarla Orhan Beyin bazı türk hükümdarlarına gönderdiği iddia olunan mektupların mevsuk olmadığını, Harzemşahlardan Sultan Alâeddin ile oğlu ve bazı Türk hükümdar ve emirleri arasında teati edilen mektuplardan intihal [2] suretile uydurulmuş sahte şeyler (apokrifler) olduğunu ispat etti. Mükrimin Beyin bu makaleleri, bir taraftan Osmanlı tarihinin ilk devrelerini bu uydurmalardan kurtarmaya yaradığı gibi, diğer taraftan da tarih usullerinin tatbik suretini öğretmek itibarile usulcülere faydalı bir tatbikat dersi olmuştur.
1924 ile 1929 seneleri arasında biraz evel isimlerini saydığım mecmualarda, bilhassa Tarih tedrisatına ait beş altı makale intişar etti. Bunların içinde Cemiyetimiz azasından Maarif Vekâleti Talim ve Terbiye Heyeti reisi İhsan Beyin «Tarih tedrisatı hakkında» ve Nurullah Ata Beyin fransızcadan tercüme edilmiş «Tarih tedrisatının vazifesi» başlıklı makaleleri ehemmiyetlidir. Her iki makale «Terbiye» mecmuasının 1927 senesi 8 inci sayısında, çıkmıştır. İhsan Bey, Seignobosa tebean tarih tedrisinde gayenin hali hazır cemiyetlerini anlamak olduğunu söyledikten ve bütün beşeriyetin tekâmülünü çok mücerret, umumî ve insani bir noktainazardan gördükten sora millî noktainazara rücu ederek, talebeye miliyet muhabbetinin ve vatan aşkının telkininde tarihin kudretli nüfuzundan bugün her milletin istifadeye çalışmakta olduğunu tespit eder.
Nurullah Ata Beyin M. Mitard'dan tercüme ettiği makalenin de esas davası, birçok karışık ve dolambaçlı mütalealarla tağlit edilmiş olmakla beraber, nihayet tarihin millî menfatlere hizmet etmesi lüzumudur. Mösyö Mitard'ın makalesi, fransızların «L'enseignement public» adlı mecmuasının 1927 senesinde çıkan bir nüshasında münderiçti. İleride tarihin tedris usullerinden bahsederken Mitard'ın dikkate şayan bu makalesine bir daha temas edeceğim.
Bu makalelerden başka tarih usullerinden bahseden iki mantık kitabımız da vardır. Liselerde tedris edilmek üzere, Maarif Vekâletince, 1929 da kabul edilmiş olan bu iki mantık kitabında, ilimlerin usullerinden, yeni metodolojideri bahsolunurken, tarihte usul mevzuuna üçer beşer sayifelik yer ayrılmıştır. Bu kitaplardan birisi, Muallim Hasan Alî Beyin, diğeri Muallim Ağaoğlu Tezer Hanımın eseridir. Hasan Alî Bey tarihte usulü, Tezer Hanıma nispetle biraz daha tafsil etmiştir. Hasan Alî Beyin bu mevzuda yalnız fransızlardan değil, alınanlardan -bilvasıta -mülhem olduğu görülüyor. Hasan Alî Beyin tarihte usule dair türkçe yazılmış makalelere, ezcümle Barthold'un tercümesine de göz gezdirmiş olduğunu tahmin ediyorum. Fakat Tezer Hanım, fransızlara daha çok bağlı kalmışa benziyor; tarihin metodolojisine müessir olan bazı âlmanların meselâ feylesof Hegel ve müverrih Ranke'nin noktainazarları meskût [3] geçilmiştir. Fransızlar hemen daima, Orta kurunda [4] ve Yeni kurun başlarında, İslâm âlimlerinin, islâm mütefekkirlerinin, ki içlerinde Türklerin çok olduğu Şemseddin Beyin konferansında izah ve ispat edildi, ilme ve fikriyata hizmetlerini saymazlar; klâsik tarihten birdenbire Fransaya atlarlar. Almanlar ve ruslar bu hususta biraz daha munsıftırlar [5] . Almanlardan veya ruslardan istifade ettiği için olacak ki Hasan Alî Bey tarihte usulün tekâmülünü gösterirken İbni Haldun'u da zikretmeyi unutmamıştır.
Ne olursa olsun bu iki mantık kitabından, tarih muallimlerimiz hayli istifade edebilirler.
İşte Hanımlar, Beyler, tarih usullerine ve tarih tedrisatına müteallik bizde türkçe yazılmış veya türkçeye tercüme edilmiş eserlerden muttali olabildiklerimi söylemiş oldum. Tekrar edeyim ki çok değildir; fakat çalışkan meslektaşlarımızın mesai yollarını hafif bir ışıkla aydınlatmaya kifayet edebilir.
Tarih usulü ve tarih tedrisi hakkında kendi dilimizde çıkan kitaplara dair bu kısa bibliyografiyi verdikten sora artık tarih telif etmekte ktabul edilmiş usuller mevzuuna geçebiliriz.
Muhterem meslektaşlarım,
Hepiniz bilirsiniz ki tarih binasının kerestesi, malzemesi, artık lisanımıza girmeye başlamış olan bir tâbir ile materyali vak'alar (Fait'ler) dir. Nasıl ki taşsız, ağaçsız, demirsiz bir ev inşa olunamazsa, vakıalar toplanmaksızın da bir tarih binası kurulamaz. Vakıaların hakikî, yani şe'niyette [6] olup geçmiş olması, tam bir arapça tâbir ile «Mavaka'» olması lâzımdır. Vukuu haber verildiği halde aklen muhal ve gayri .mümkün olan vakıalar, mavaka' sayılamaz; muhayyel vakıalardır. Hayalî vakıalardan kurulan tarih, tenkit rüzgârları önünde nihayet yıkılır. Bununla beraber, garp ve şark âleminde hayalî vakıalardan veya hayalî vakıalarla karışık hakikî vakıalardan terkip edilerek inşa olunmuş tarihî binalardan bazılarının hâlâ yıkılmamış olduğunu bugün bile görmekteyiz.
Bir iki misal ile bu umumî ve mücerret sözlerimi izaha çalışacağım. Benim kadar ihtiyar değillerse bile, biraz yaşlı olan Muallim arkadaşlarıma hitap ediyorum: Rüştiye, İdadiye ve Darülmuallimin mekteplerinde okurken «Kurunuulâ» ve «Ezmineikablettarihiye» hakkında size neler öğretmişlerdi? Mezopotamyada ilk imparatorlukları teşkil edenlerden, Asurîlerin muhteşem, cihangir, ve zevkperest kıraliçesi Semiramisi, düşman tarafından sıkıştırılınca büyük bir ateş yaktırarak hazinesi, karıları, cariyeleri ve kölelerile o ateşin üstünde cayır cayır yanıp ölen betbaht Sardanapah elbette hatırlarsınız.. İyi bilmiyorum, Nemrudu, Nemrudun İbrahimi ateşe atmasını, ateşin İbrahimi yakmamasını da belki hikâye etmişlerdir. Son Babil kiralı Şaltazar'dan, onun bir işünuş meclisinde esrarlı bir el çıkıp saray duvarına «Mene, Thekel, Peres» diye bir muamma yazmasından bahsetmişlerdir. Bu masalların hepsi Ahdiatik'ten alınmış ve birer mavaka' gibi yazılmış, okutulmuştu değil mi? Hele kadîm tarihin bize daha yakın zamanlarında birdenbire peyda olup parlıyan bir Yunan medeniyetini, bir Yunan mucizesini nakletmemiş olmaları asla muhtemel değildir. İşte bu Zeus'in başından tamamen mücehhez doğan Athene gibi tabiatın böğründen tamamen medenî çıkan kadîm Yunanın bir müddet sora Küçükasiyanın ortalarına doğru medeniyet neşrettiği, Anadolunun medenî hayatı, Yunan harsi sayesinde başladığı hikâye olunuyordu.
Tarih derslerinizde Akdenizin şark sahiline yakın yaşıyan İbranîlere dair mutlaka çok tafsilât vermişlerdir. Küçücük bir sahada Osmanlı İmparatorluğunun ancak üç dört kazasını teşkil eden bir mıntakada hükümran olan Süleyman'ın mülkünü, bilmem hakikî vüs'at ve kuvvetinde size anlatabilmişler miydi? İtiraf ederim ki, ben Hazreti Süleyman İmparatorluğunu Kanuni Süleyman İmparatorluğundan daha vâsi ve hattâ yalnız Âdem oğullarına değil, mahiyetlerini anlıyamadığım birtakım mahlukata da hükmeden harikulade bir kudrette tasavvur etmiştim. Hele İbrani tarihinin İlk devirleri «Enbiyayı Beni İsrailin» hayatı, benim nazarımda bütün beşeriyeti, Çinliler, Hintliler de dahil olmak üzere bütün beşeriyeti, alâkadar eden cihanşümul bir ehemmiyet almıştı. O derecede ki insanın yeryüzünde zuhurunu bile onların hikâyelerile öğrenir, onların hesabile sayardık. Yeryüzünde yaşıyan insanların ensap silsilesi (jeneolojisi) Yahudi Peygamberinin nesep ağacı ile köküne kadar gider; İshak, İbrahim, Nuh, İdris ve Şit vasıtasile ebülbeşer Âdeme gelir, dayanırdı. Ondan ötesi yoktu; zira Âdemi, bizzat Hallaki Cihan, çömlek gibi çamurdan yoğurup yapmış ve içine kendi ruhundan nefhetmişti. Yahudiler Âdemin hilkatini senesi senesine hesap etmişlerdi: Bugünden tam 7516 yıl evel!...
Yahudiler, Âdemin yaratılmasından önce de neler olup geçtiğini mükemmelen biliyorlardı; yani beşerin tarihine değil dünyanın ve bütün kâinatın nasıl kurulmuş olduğuna dair de vukufları kat'î idi: Kâinat altı günde halkalunmuştu. O halde Hilkati âlemden beri 7516 sene ve 6 gün geçmiş demekti!...
Orta kurunun da bunlardan pek farklı olmıyan hikâyelerini ezberlemiştik. Meselâ Omanlı Tarihinde Osman Oğullarının ta Âdem (Aleyhisselâm)a kadar uzanan bir şecereleri vardı; Osman bini Ertuğurul bini Süleyman şah bini Kaya Alp ilâ...; diye uzanır ve gitgide Nuh Peygambere, yani ikinci Ebülbeşere dayanırdı. Sora Osman Beyin hiç te muasırı olmıyan Alâeddin Selçukinin «Osman şaha» gönderdiği menşurlar birer hakikat gibi öğretilerek Osmanlı Beyliğinin meşru tevellüt [7] vesikası tespit edilmiş olurdu.
Bütün bu gayri vaki vakıalar, tarihi usullerin tekâmülü sayesinde, tarihten dışarıya atılabildi.
XIX uncu asrın ilk yarısından beri, tarihi tenkit, ikinci tabirle tarihî intikat usulleri çok işlendi ve birçok vakıalar bulunup tespit edildi. Tarihî tenkidin süzgecinden geçirilirken üstte kalmıyan haberler, rivayetler reddedildi. Bu suretle evvelleri tenkitsizce kabul ve nakledilegelen gayri vaki vakıaların çoğu tarihte kadro harici kaldı.
Biraz evel zikrettiğimiz misalleri, tekrar ele alırsak şunları görüyoruz: Arkeoloji keşiflerile meydana çıkan eski yazı ve vesikalardan anlaşıldı ki, kıraliçe Semiramis bir hükümdar değil, bir ilahedir; Sardanapal şeniyette mevcut olmıyan, mevhum bir adamdır; ona isnat olunan maceralar ise masallardan ibarettir. Baltazarın sarayında havada el peyda olup, duvara ateşten yazı yazması, ise, ötekilerden daha cür'etli bir uydurmadır... .
Uzun zamanlar şüphesiz bir hakikat gibi yazılan ve okutulan Yunan mucizesi de artık kimsenin müdaraa edemiyeceği bir faraziye haline düştü. Arkadaşımız Hasan Cemil Beyin birkaç gün evel dinlediğiniz kıymetli konferansında, bu faraziyenin hakikatten nekadar uzak olduğunu gördünüz; ve anladınız ki Anadolunun garbında, Ege Denizi havzasında ilk çiçeklerini açan İyon medeniyeti, yalnız Mısırdan değil, Anadolu ortalarından, Giritten, Mezopotamyadan, ve bunlara da Ortaasiyadan gelen pek eski medeniyetlerin tevali ve terakkisinden ibarettir. Arkeolojinin XIX uncu asır sonlarında ve XX inci asır başlarında meydana çıkardığı vesikalar, klâsik Yunan medeniyetinin menşelerini izah etti. Yunan medeniyeti hattâ İyonda başlamadan çok önce Eti (Heti) medeniyeti denilen bir medeniyetin Anadolu ortalarında hâkim olduğunu ispat eyledi. Anlaşıldı ki Anadolu medeniyeti Yunan harsile başlamamıştır; bilakis Yunan medeniyeti Anadolu harsından doğmuştur.
İbranîlerin maddi kudretlerine Süleyman Kirallığının vüs'at ve ehemmiyetine dair bir fikir edinmek için, yakın şark haritasına şöyle bir göz gezdirmek kâfi idi. Fakat skolastik zihniyet, tarihi, haritadan takip etmek lüzumunu hiç hatırlamamıştı. Coğrafya, tabii bir surette bu mukayese hevesini uyandırarak, Süleyman İmparatorluğunun aşağı yukarı Karadağ Beyliği kadar bir şey olduğunu gösterdi...
Hele hilkat: Adem ve hilkati Kâinat meseleleri... XIX uncu asırda dünya yuvarlağının toprak denilen kabuğu kazıla, kazıla, 7 bin, 8 bin değil, daha pek çok bin seneler evel ölmüş insanların kemikleri meydana çıkarıldı; Ebülbeşerden önce de benibeşer, yeryüzünde mevcut demekti! Ahdiatik'in hikâyeleri, bu maddî deliller önünde artık ayakta duramadı.
Ahtiatik'in mevsuk [8] ve mukaddes olduğuna inanan .Yahudi ve Hıristiyanlar bile yanlışlığı bu kadar aşikâr olan vakıalar üzerine inat ve ısrar etmeyerek, bazı tefsirlere kalkışmak zaruretini duydular.
Orta kurundan misal aldığım, şecerei Âli Osman ile Münşeatı Feridundaki menşur ve mektupların uydurma ve sahte olduğu kat'i bir surette ispat edildi.
Bu vakıalardan bir şey, bilhassa hatırımızda kalmalıdır: Hakiki ve şeni olmıyan mevhum vakıaların da, birer mavaka' (fait) gibi tarihe girmiş ve uzun müddet tarihte yaşamış olmaları vakidir. İleride göreceğiz ki. şu veya bu tesirlerle bazıları hâlâ muhafaza edilmektedir.
Arkadaşlar,
Bilirsiniz ki, vakıalar, bizim ötedenberi mehaz, Almanların Kaynak (memba-Quelle) ve fransızların vesikalar (Documents) tâbir ettikleri malzemeden seçilip alınır. Mehazlar mütenevvidir. Lakin asıl tarihî devreye ait başlıca mehazlar, üstünde yazı bulunan taşlar, tuğlalar, madenler, papiruslar, kemikler, deriler ve kâğıtlardır. Bunlar kitabe, kitap, mektup, gazete vesaire halinde bulunur.
Bunların mündericeleri ekseriya hakiki ve hayalî vakıaları birbirine karıştırarak nakleder; hakikî vakıaları uydurmalardan ayırt etmek müşküldür. Mehazlardan hakiki vakıaları arayıp çıkarmak için tarihi tenkidin koyduğu birtakım usuller vardır. İşte bu usuller iyi istimal olunursa, hakiki vakıaları bir dereceye kadar arayıp bulmak ve tespit etmek kabil olabilir.
Bu usullere göre, evvelâ membalardaki yazıların okunması, sora okunanın anlaşılması, daha sora okunup anlaşılan yazıda menkul vakıâların tarihi tenkit kaidelerine göre tetkik edilerek hakiki ve mevhum vakıaların tefrik edilmesi lazımgelir. Bu işler, hiç te basit ve kolay değildir: Yalnız yazıların okunması bile büyük bir mesele teşkil eder. Heselâ Orhon kiabelerindeki eski türk yazısı, 1200 şu kadar yıldanberi mevcut iken, 40-50 yıldanberi ancak okunup anlaşılabilmiştir. Etilere ait Anadoludaki yazıların bir kısmı henüz okunamamıştır. Bugünlerde bir alman ve bir leh âlimi Eti hiyerogliflerini okumaya muvaffak olduklarını iddia ile neşriyatta bulundular. Nekadar muvaffak olduklarını bir müddet sora anlıyabileceğiz. Yalnız sabit olan şudur ki Eti hiyeroglif yazısı ile eski Girit ve eski Kıbrıs yazıları arasında hemen ayni denilebilecek bir benzerlik vardır.
Böyle uzaklara gitmiyerek, Osmanlı Tarihinin iki üç asırlık mehazlarını mevzubahsedersek, size sorarım, siyakat yazısile yazılmış hesap defterlerini adamakıllı okuyabilecek, ıstılahlarını hakkile anlıyabilecek kaç Türke bugün rasgelebiliriz?
Çince halâ yaşayan bir dildir. Eski Türk tarihine dair birçok malumatı Çince yazılmış kitaplardan almak lâzımdır; garp âlimleri arasında Çince okuyabilenlerin bulunduğu malûmdur; lâkin bazen ayni harfi, ayni cümleyi hepsinin ayni surette okumadıkları da meçhul değildir. Sora, Çin fiilinin, zaman geçmesile uğradığı istihalelerden başka, Çinlilerin bazı harfleri, bazı kelimeleri telâffuz edememekte oldukları da muhakkaktır.
Meselâ birkaç sene evelisi Çinde bulunan Kreps adlı bir alman diplomatının Çinlilerce kullanılan ismi, mana delâleti ile Sia-Mo idi; Von Postow adlı diğer bir alman diplomatının ismini de yazabilmek için bulunabilen Çin harfleri, nihayet şu telâffuzu temin edebilmişti: Bu-si-dav. Çinliler, Almanyaya De-go (fazilet memleketi). Fransaya Fa-go-(Kanun memleketi), Danimarkaya Dan-go (Kırmızı memleket) demekte imişler ki, bu kelimelerin muayyen manası olmakla beraber Deutschland, France ve Danmark'ın ilk harflerini de ihtiva eder. Harf ve telâffuz müşkilâtından ve daha başka bazı sebeplerden dolayı, Çinliler, Türk kelimesini de Tu-kyu diye telâffuz ve o suretle tahrir etmişlerdir, Hun'u da Hiyung-nu yapmışlardır. Garbın Çince bilmek iddiasında bulunan uleması tarafından evvelâ Mete sora Mota, Motonu tarzlarında okunan Türk Hun İmparatorunun asıl ismi Bağatur (Bahadur) olduğu ve Çince harflerinin hakikatte buna tekabül ettiği muahharan iddia olunmuştur.
Çin harflerini okumaktaki güçlük, sora bu harflerin telâffuzundaki değişiklik, Çin membalarından istifade etmiş olan Avrupalıların, nekadar hataya düşebilmek ihtimallerini gösterir...
Mehazlar okunduktan, anlaşıldıktan ve tenkit edilip hakiki vakıalar tespit edildikten sora, müverrih, tarih binasını yapmak üzere, sağlam malzemeyi hazırlamış olur. Artık iş bu malzemeden binayı kurmaya, tarihi inşaya kalır. Bu da çok zordur. Mehazların tahlil ve tenkidile toplanan vakıaları, şimdi mantıki bir teselsülle sıralayıp, vakıaların taallûk ettiği muayyen zamanı olduğu gibi yaşatmak lâzımdır. Bunun nekadar müşkül olduğunu anlamak için, kendinizin fail veya şahit olduğunuz hakiki vakıaları, vukuundan bir müddet sora nakil ve hikâye etmek istediğiniz zaman uğradığınız zorluğu bir düşününüz!.. Şehadetinizi, enfüsi (Subjectif) unsur hiç karıştırmadan, tam olup geçtiği gibi, şey'i (Objectif) bir surette söyliyebilir misiniz? Bu böyle olunca, yaşadığımız zamandan yüzlerce ve binlerce sene önce, olup geçen vakıaları artarda dizerek, maziyi olduğu gibi ihya etmek ve buna enfüsi hiç bir şey karıştırmamak ne derece müşkül olduğu anlaşılır. Vakıalar arasında mutlaka açıklıklar kalır; vakıalar zincirinin bazı halkaları mutlaka eksiktir. Bu açıkları, mantıki düşüncelerle, istinbatlarla, mukayeselerle bazen hadsî (intuitif) buluşlarla doldurmak, eksik halkayı bizzat imal edip koymak icap eder. Müverrih mutlak bir surette yalnız hakikati bulmak iradesile hareket ederse bile, acaba tamamen muvaffak olabilir mi? Halbuki Avrupada sırf hakikati aramak için çalışan müverrihler, hiç te o kadar çok değildir. Müverrih tarihini inşa ederken, şu veya bu gaye ile evelden düşünülen tür davanın ispatına çalışmak emelinden ekseriya kurtulamaz.
Avrupalı müverrihlerin, haydi hepsi demeyeyim, çoğu şuurlu bir surette veya tahteşşuurlarının [9] tesiri altında, muayyen bir gayeye müteveccih nazariyelerinin ispatı maksadile vakıaları terkip, tarihi inşa ederler; nazariyelerine uygun olmıyan vakıaları unutmuş görünürler, yahut çok silik gösterirler; maksada uygun vakıaları ise kabartırlar, şişirirler...
Müverrihlerin faraziye kurarken, gözettikleri gaye mütenevvidir; hepsini sayabileceğime hiç te emin değilim. Birkaç misal söylemekle iktifa edeceğim. Müverrih ya muayyen bir din, bir mezhep, bir ırk, bir kavim, bir millet, bir hanedan, yahut iktisadi veya içtimai bir meslek, siyasi bir fırka menfaatini gözeterek tarihini inşa eder. Meselâ Ahtiatik, bir din ve bir kavim menfaati gözetilerek eski zamanda yazılmış, asla şey'î olmıyan tarihî terkiplerin en meşhur misallerinden sayılabilir. Ahtiatik'in muharrirleri, şuurlu bir surette hakikati ideale kurban etmişlerdi. Ahtiatik toplanırken bazı hakiki vakıalarla birçok uydurma vakıalar birbirlerine mezcedilerek Yahudi dininin ve Beniisrail kavminin menfaatine hadim bir tarih inşa edilmek istenmiştir.
Avrupada tarih usullerine itina edilmiş gibi gösterilerek yeni yeni yazılan tarihlerin ekserisinde, hattâ hemen hepsinde, Avrupa medeniyetinin mazi ve halde başka medeniyetlere mütefevvik, Hıristiyan dininin başka dinlerden üstün, Ari namını verdikleri itibari bir İnsan fasilesinin başka insan zümrelerinden yaradılış itibarile dahi yüksek olduğunu okumaktayız. Avrupalı müverrihler bu müddea (these) larını, istikra usulile ispata kâfi vakıaları objektif bir surette toplıyarak değil, muddeaya uygun vakıaları cemedip uygun olmayanları ihmal etmekle ispata çalışırlar! Bundan başka bugün Avrupada yazıları tarihlerin Alman İngiliz Fransız İslav veya İtalyan müverrihler tarafından yazılmış olmasına göre muayyen zamanların şekil ve renkleri hayli değişir meselâ Orta kurunu bir Fransız veya bir Alman tarihinden okuduğumuz zaman tam ayni bir levha önünde bulunmayız. Burada kavmi endişelerin kavim menfaatlerin tesiri pek zahirdir. Demin tarihte usule dair Türkçe mevcut kitaplarımızdan bahsederken Ağaoğlu Tezer Hanımla Hasan Ali Beyin telif ettikleri iki mantık kitabından bahsetmiştim. Bu kitaplar tarih olmadığı halde onlara şöyle sathi bir göz gezdirilince Tezer Hanımın Fransızlardan, Hasan Ali Beyin fransız ve almanlardan istifade etmiş olduğunu anlarız; çünkü Tezer Hanım tarih usulünün hemen münhasıran fransızlarda inkişaf etmiş olduğunu gösterir; Hasan Ali Bey ise bu inkişafta alınanların rolünü de tebarüz ettirir. Böyle gayrı siyasi görünen bir mevzu üzerinde bile her kavim kendi rolünü daha ehemmiyetli göstermeye çalışmaktadır. XVIII inci asrın fikir hareketinde Fransız müverrihleri, almanların hizmetini zikretmekten mücteniptirler; meselâ fransız harsile daha çok ünsiyet peyda etmiş olan bizlerin birkaç gün evel Hasan Cema1 Beyin konferansında derin fikirleri izah edilen Herder'e dair nekadar malûmatımız vardır. Halbuki onun kısmen muasırı olan Russo'yu az çok tanımayanımız kalmış mıdır?
Siyasi sahalarda kavmi menfaatlerin tarih inşasındaki tesirlerinin en bariz bir misalini, zamanımızda, gözümüzün önünde olup geçmiş mühim ve cihanşümul bir vakanın tasvirinde görebiliriz: Umumi Harbin sebepleri ve zuhur sureti, alelhusus harp mesuliyeti meselesi anlatılırken, bir alman ve bir fransız müverrihin vakıâları birbirlerinden nekadar farklı olarak teselsül ettirdiklerini hepiniz az çok bilseniz gerek.
İşte bütün bu misaller, muayyen bir din, bir kavim veya zümre menfaatine göre tarihin yazılmış ve yazılmakta olduğunu kâfi derecede anlatır, sanırım. İktisadî veya içtimaî bir mesleğe göre tarih inşasının misallerini bilhassa bugün çok kolay ve açık görmek kabildir. Bilmem içinizde merak edip te sosyalist ve komünist müverrihler tarafından yazılmış umumi ve hususi tadilleri gözden geçiren oldu mu? Marksizm mesleğine göre yazılan bir tarihle ötedenberi mer'i usulle yazılmış tarihleri karşılaştırıp mukayese edenleriniz var mı? İçinizde böyle bir zahmeti ihtiyar eden olmuş ise, ayni mevzu üzerine ve aynı senede yazılmış iki eserin nekadar farklı olduğunu elbette müşahede etmiştir. Aynı memlekette yazı yazan müverrihler bile içtimai ve siyasi abidelerine ve mizaçlarına göre, tarihi terkipleri hayli değiştirirler. Mesela Sosyalist Jaures'in yazdığı «Fransa İhtilâli tarihi» ile klâsik bir şekle giren Fransa İhtilâli tarihi hiç te aynı değildir...
Münhasıran vakıalardan istikra yolile hüküm verileceği yerde, işte böyle muayyen menfaatlere, muayyen gayelere nazaran vakıaların seçilip toplanması ve teselsül ettirilmesidir ki, tarihte geçmiş zamanların hayatını aynen değil, muayyen bir noktainazardan irae eder...
Meselâ klasik Yunan ve Roma tarihi, ona raptolunarak devam ettirilen Avrupa tarihi, yakın zamanlara kadar artık kat'i sayılan pek muayyen bir çerçeve içine sokulmuştu; ve bu tekrar olunup gidiyordu. Bu şemaya göre medeniyet, Mısırlıların, Keldani ve Asurilerin bazı tesiri olmakla beraber, asıl Yunanda doğmuş, oradan Romaya geçmiş, Yahudilerin Ahtiatikinden feyzalan Nasraniyetle yeni bir şaşaa kazanmış, ve sora müverrihin milliyetine nazaran İtalyanlara, Fransızlara veya Germenlere intikal etmişti. Ve şimdi bu milletler, Yunan ve Hıristiyanlık ocaklarından yakılan medeniyet meşalesinin hamili idiler... Medeniyetin tarihi seyir ve tekâmülünde Yunan-Roma ile Hıristiyan Avrupanın dışında kalan kavimler, ya tamamen, ya kısmen barbar sayılıyorlardı; vaktile Yunan ve Romanın hudutları haricinde kalan kavimlere verdikleri bu hakaretli vasfı, Avrupalılar da kendilerinden başka kavimlere bahsetmişlerdi!
Bu misaller. Avrupada yazılan ve neşrolunan tarihleri nekadar dikkat ve ihtiyatla okumak lâzımgeldiğini ve Avrupada çıkan tarihlerin iddialarını tetkik ve tenkitsiz kabul etmek doğru olmadığını gösterir.
Muhterem meslektaşlarım,
Şimdiye kadar size tarih inşasında mevzu usullerden ve bu usullerin Avrupada nasıl tatbik edilmiş olduğundan bahsettim. Gördük ki usuller çok mükemmeldir; tamamen tatbik edilse, edilebilse belki mazinin hakikî hayatını ihya edebilir. Yine gördük ki, bu usuller tamamile tatbik edilememiş veya edilmemiştir. Bunların da sebeplerini anlatmaya çalıştık. Tarihin cem ve inşasında mevzu kaidelerin hakkile tatbiki kabil olamamıştır. Daima o kaidelere, dinlerin, kavimlerin, zümrelerin, mesleklerin menfaat ve ihtirasları galip gelmiştir; çünkü hemen hiç bir müverrih, kendi ruhunun ve muhitinin üstüne çıkamamıştır; çünkü müverrih riyaziyeci veya kimyager gibi, kendi ruhile rabıtalı bir muhitin haricinde kalan bir mevzu üzerinde çalışmıyor.
Şimdi, pek umumi bir surette anlatmaya çalıştığım tarih usulleri ve bunların garpta tatbiki mevzuumu burada keserek, İslâm âleminde ve Osmanlı Türklerinde yazılan tarihlerden, nihayet Türkiye Devletinde yazılan ve okutulan tarihlerden bahsetmeye başlıyabiliriz.
Muhterem meslektaşlarım,
Osmanlı İmparatorluğunu tesis eden Türkler arasından çıkan müverrihler, umumi tarih yazdıkları zaman, İslâm müverrihlerince makbul şemayı kullanmışlardır. Bu şemaya göre, İslâm camiasının teessüsünde en mühim âmillerden olan din, İslâm dini, tarihin anahattını teşkil eder. Ve bu dinin ilahiyatta, tarihte, hukukta hakikat dediğini, mutlak bir hakikat olarak kabul etmek farzdır. İslâm dini, bilirsiniz ki, Beniisrail ve Nasara dinlerinin ıslah edilerek devamıdır. İslâm Peygamberi bizzat bu noktainazarı kabul etmiştir. Buna binaen müslümanlar, Beniisrail ve Nasara dinlerinin an'anelerinden birçoğunu benimsemişlerdir. Ahdiatik ile onun şerh ve haşiyeleri, Ahtıcedit ve bunun hıristiyanlarca apokrif (sahte) sayılan nüshaları ve bu iki ana kitaba istinaden yazılan yahudi ve hıristiyan tarih edebiyatı, İslâmdan evvelki zamanlara ait haberleri öğrenmek için müslüman müverrihlerine mehaz olmuştur. Evvelce de söylemiştik ki, Ahdiatik yalnız tarihten değil, tarihten evelki zamanlardan da bahseder; dünyanın ve hattâ bütün kâinatın nasıl halledilmiş olduğunu bile haber verir. Müslüman tarihleri de, Ahtiatike göre, kâinatın yaratılışından, dünyanın kuruluşundan, Âdemin halkolunuşundan başlıyarak, Beniisrail tarihine geçerler ve oradan yahudi haberlerine biraz arap an'anesini de karıştırarak, bir teselsül yapar ve Araplara gelirler. İslâmdan evel Arapların ahvalini cahiliyet (barbarlık) zamanı diye kısaca anlattıktan sora İslâmın zuhurunu, bir hayli harikavî hâdiselerle yani hayalî vakıalarla mezcedip hikâye ederler. Daha sora İslâmın intişar ve istikrarı ve İslâm âleminde zuhur eden müteaddit devletlerin takallûbatı hakkında umumi malûmat verirler. Müslüman müverrih, hangi hükümdarın tebaasından ise, onun devletini biraz daha tafsil ve methile nakleder. İslâm âlemi haricinde kalan akvam hakkında verdikleri malûmat gayet kıttır.
Şu söylediğimiz umumî şemaya, diğer bir iki membadan gelen haberlerin de tesiri olmuştur. Bu membalardan birisi Fürs, diğeri Türk an'aneleridir. Fürs an'anesi, İslâm tarihine Türk an'anesinden daha evvel ve daha fazla tesir icra etti. Fürs an'anesi de, Ahtiatik gibi, kâinatın yaradılışını ve Âdemin yeryüzünde zuhurunu bilmek iddiasındadır; bütün bu tarihten evvelki zamanları destanî bir tarzda hikâye eder. Fürslerin ilk tarihî devrelerine ait tarih te, nihayet bir destan, bir efsane mahiyetinde idi. Müslüman müverrihler, bazan Yahudi hikâyelerîle Fürs efsanelerini mezcederek bir terkip yapmak istemişlerdir. Fürs an'anesinin İslâm tarihine tesiri, Peygamber zamanından itibaren meşhuttur. Türk an'anesinin tesiri ise, Türklerin İslâm âlemine hâkim olmalarından itibaren kendini gösterir.
İlhanlılardan Ölcaytö Sultan Mahmudun veziri olan Reşidüttin tabip riyaseti altında, XIV üncü asır iptidalarında toplanmış bir tarih heyetinin mesaisile telif olunan «Camiüttevarih», bilirsiniz ki dünyada malûm olan ilk cihan tarihidir. Bu tarih heyetinin azası arasında Türkler, Fürsler, Araplar, Yahudiler olduğu gibi Çinliler ve Frenkler de vardı. Bu heyet Yahudi, Fürs ve Türk an'anelerini cem'e ve bir dereceye kadar telife çalışmıştır.
İslâm âleminde arapça, fürsçe ve türkçe yazılan ve miktarı pek çok olan umumî tarih kitaplarının hemen cümlesi, şimdiye kadar arzetmeye çalıştığım şemaya göre telif edilmiştir. Bunlar arasında İbni Haldun'un tarihi, tarihinden ziyade, o tarihin, tarih usulünden ve tarih felsefesinden bahis «mukaddime»si -«Mukaddimei İbni Haldun»- tek, bir istisna teşkil eder. XIV üncü asır sonlarında eserini yazan bu mütefekkir müverrih, tarihî prağmatik usulile yazmak yoluna, Avrupalı müverrihlerden 4 asır evvel girmiştir.
Osmanlı müverrihlerine gelince, bunların hemen hepsi, tanzimat devrine kadar, İslâm müverrihlerinin azim ekseriyetince muteber olan çerçeveden harice çıkmamışlardır.
Orta devir Osmanlı müverrihlerinden olan Müneccimbaşının «Sa-haifül alıbar» adlı umumî tarihini misal olarak alabiliriz. XVII inci asır ortalarında arapça yazılıp, XVIII inci asrın ilk rub'unda türkçeye tercüme olunan bu kitabın müellifi Müneccimbaşı Derviş Ahmet Ef. ve mütercimlerinden biri de meşhur şair Nedim'dir. Fihristine şöyle bir göz gezdirirsek görüyoruz ki, tarihin tarifine ve tarih telif etmedeki «âdap ve şeraite», yani bugünkü tabirle tarihte usule dair kısa bir mukaddimeden sora, Âlemin ve Âdemin hilkatine geçer, sora yahudi peygamberlerinden ve İslâmın zuhurundan bahseder, sora fürs an'anesine göre İran ahvalini, arap an'anesine göre, arap hükümdarlarını ve İslâm müverrihlerinin muttali oldukları kadar «Mülkü Rum» ile «Süryaniyyun, Asuriyyun, Ninviyyun ve Babiliyyun padişahları»nı zikreder; daha sora «Hint, Çin ve Türk Padişahları» gelir. Arada, Ahtiatika göre Yahudi tarihinden de kısaca bir bahis vardır. Daha sora badelislâm zuhur eden devletlerin zikrine başlar; ve bildiğimiz sıra ile Emevîler, Abbasîler, Endülüs Emevîleri...... vesaire hakkında malûmat verir. Bunlar arasında «Efrasiyap evlâdından Türkistan Hakanları, Mülûkü Cengiziye, Deşti Kıpçak, ve Hacı Tarhan ve Kazan Hanları, Tuli evlâdından Hıta Kaanları» gibi Türk hükümdarlarına ait bahislerde mevcuttur. Nihayet kitabın III üncü cildinin 265 inci sayifesinden başlıyarak sonuna kadar 484 sayifesi Osmanlı Devletine hasredilmiştir; kitapta, Osmanlı Devleti hakkında, başka devletlere nispetle çok daha tafsilli malûmat verilmiştir. Unutulmamalı ki burada Osmanlı tarihi, Osmanlı Devletinin zuhurundan, Mehmet IV ün son zamanlarına kadar ancak devam eder.
«Sahaifül ahbar»ı, Osmanlı Türkleri tarafından, tanzimata kadar yazılmış, umumî tarih kitaplarına bir tip olarak kabul edebiliriz. Bu kitapta tarihten evvelki zamanlar, Ahtiatik haberlerine ve fürs efsanelerin göre tespit edilmiş, tarihî devirlerin de iptidasında, yine o membalar, hemen hiç bir tenkide tâbi tutulmaksızın kabul olunmuştur; Şark âlemi Asiya ahvali ve bilhassa Müslüman devletler tarihi hayli tafsil ile mezkûrdur. Fakat Hıristiyan âleminden İslâm âlemine en yakın olan Bizans vekayiinden biraz bahsolunursa da, Merkezî ve Garbî Avrupa ahvali çok ihmal olunmuştur.
Mehmet IV. zamanı (1648-1687) biliyorsunuz ki Fransa kırallarının en meşhuru olan Louis XIV devrine (1648-1715) tesadüf eder. Kanunî Süleymandan itibaren Osmanlılarla Fransızlar arasında hayli sıkı münasebat vardı. Mehmet IV zamanında da bu münasebet devam ediyordu. Bununla beraber kitapta Avrupa devletlerine, Avrupa kavimlerine dair sarih ve mufassal malûmata rasgelinmez. Demek oluyor ki, Tanzimattan önce yazılan umumî tarih kitaplarımızın tipik şekli, bir Şark ve İslâm tarihidir. İslâm âlemi haricinde kalan memleketlerin ahvaline o kadar ehemmiyet .verilmemektedir. Bunun yalnız bir iki istisnası vardır. XVII inci asır Osmanlı müverrihlerinden Peçevî İbrahim Efendi, tarihinde garp membalarından istifade etmiştir. Yine XVII inci asır Osmanlı Türk münevverleri arasında geniş vukufu ve kavrayışlı zekâsile temeyyüz eden Kâtip Çelebi, lâtinceden bir Avrupa tarihini, kendi nezareti altında tercüme ettirmiş ve zatî tadil ve tashihlerile âdeta bir telif haline getirmiştir.
Muhterem meslektaşlarım,
Şark ve İslâm tarihleri tarzında garp türkçesile yazılan bu eserlerin fayda ve mahzurları vardır. Bence birinci ve en mühim faydası, umumî tarihi hasım olan bir âlemin niyeti zaviyesinden görmiyerek, birçok rabıtalarla birbirine bağlı bir âlemin görüş noktasından müşahede ve tespit etmek hususudur. Amelî mahzurlarından belki en mühimmi, daima müsademe halinde bulunan hıristiyan âleminin ahvaline gereği gibi vâkıf olamamaktır.
Bu tarihlerin birtakım noksan ve hataları da az değildir. Meselâ Osmanlı Türklerinin mensup oldukları Türk ırkına ve Türk kavimlerine, ehemmiyetleri derecesinde bir mevki ayırmıyor ve Türklerin ahvaline sırf müslümanlık ve Sünnilik gözlüğile bakıyorlardı. Eski Osmanlı müverrihlerinin bu nakiselerini bir derece mazur görebiliriz; çünkü o zamanlar millî hisler, millî fikirler, İslâm camiası içinde eriyip mahvolmuş gibi idi; İranda ve Türkelinde daha evvelleri zuhur etmiş olan millî iddialar Şuubiye davaları da çoktan unutulmuş gitmişti. Bu tarihlerde hakikî vakıalar arasına hayalî vakıalar çok karıştırılmıştır. Ezcümle «Hilkati kâinat» ve «Hilkati beşer» kısımları, Akdiatikin haberlerine göre aklediliyordu. Mucize ve kerametler, hakikî vakıâlarmış gibi hikâye ediliyordu.
Tanzimat arifesinden itibaren, Osmanlı müverrihlerinin umumî tarihe nazarları yavaş yavaş değişmeye başlar, mütemadi mağlûbiyetler neticesi olarak, hıristiyan, Avrupa ahvaline de ehemmiyet vermek zarureti nihayet hissolunur; garp lisanlarına vakıf olan hıristiyan ve Müslüman Osmanlılar arasında Garbın tarihî eserlerinden istifadeye, hattâ tercümeye kalkışanlar görünür. Fakat bunlar pek azdır. Asıl garp tarihlerinden istifade, ancak Tanzimat devrinde meşhuttur.
Abdülâziz zamanında, Ahmet Vefik Efendi (Türkçü Ahmet Vefik Paşa), yeni açılan Darülfünunda, ilk defa «Hikmeti Tarih» ünvanile bir tarihi umumî dersinin takririne başlamıştı (1863); fakat bu ders pek çabuk inkıtaa uğradı. Bu derslerin hulâsasını ihtiva eden küçük bir risale, matbu olarak mevcuttur. Umumî tarihin en kadîm devirlerine müteallik ve hurafelerden tamamen tecrit edilememiş bazı malûmatı ihtiva eden bu natemam risaleden müderrisin az çok garp usulile tedrisatta bulunmak istediği anlaşılmaktadır.
Ahmet Vefik Efendinin Darülfünun derslerinden beş altı sene sora 1868 e doğru, Babıâli tercüme odası hulefasından Ahmet Hilmi Efendi, Çembers adlı bir İngilizin umumî tarihini türkçeye tercüme etmiştir. Bu malûmatı bana meslektaşım İhsan Bey verdi. Yine o sıralarda, soraları Sadrazam olan Tevfik Beyin bir umumî tarih tercüme ettiğini de diğer meslektaşım Köprülüzade Fuat Bey söyledi. Fakat bu iki kitabı bulup görmek bana henüz nasip olmadı.
Ahmet Hilmi Efendinin ve Tevfik Beyin bu tercümelerinden iki üç sene sora Ahmet Mithat Efendinin hudutsuz tahrir faaliyeti başlar. Muasırlarının yazı makinesi lâkabını taktıkları bu yorulmak bilmez muharrir, 1870 te «Hacei Evvel» unvanı altında bir külliyat çıkardı ve bunun bir cüz'ünü umumî tarihe tahsis etti. Bundan bir sene sora da, neşrettiği «Kâinat» külliyatı içinde, her milletin tarihinden ayrı ayrı bahsederek bir umumî tarih ortaya koydu.
Tanzimat devrinin sonlarında, umumî tarihin Osmanlı müverrihlerince kabul edilmiş şeması, alt üst olacak bir dereceye gelir. Yine o sıralarda; garp eserlerini okumak sayesinde, Türk âlemine dair malûmat artar; insiyaki olan millî his uyanır, ve inkişafa başlar.
Meslektaşlarım,
Garptan istifade edilerek ve Türk âlemine ehemmiyet verilerek yazılan ilk umumî tarih kitabı, Süleyman Paşa merhumun «Tarihi Alem»idir. 1876 da telif olunan bu umumî tarihin elde bulunan matbu nüshası tamam değildir; yalnız bir ciltlik «Kurunuûlâ» kısmı var. İdadi mekteplerinin ikinci senesinde tedris olunmak üzere telif edilen bu kısım 1000 sayifeye yakındır. (Bizim kitapları uzun bulanların kulakları çınlasın!) Ve bu bin sayifenin 144 sayifesini, Türkler işgal eder. Süleyman Paşa, «Tarihi Âlem» i telif ederken İbnülesir, İbni Haldun, Ebülfeda gibi şark eserlerine müracaat ettiğini, fakat kitabın asıl mehazları fransızca kitaplar olduğunu beyan eder. Bu fransız membaları arasında de Guignes'nin «Hunların, Türklerin, Moğolların ve daha sair Tatarların Tarihi Umumîsi» adlı meşhur kitabı mühim bir mevki tutar. Eski tarih kitaplarımızdan çok farklı olan bu kitabın «Hilkati âlem ve Küreiarz» başlıklı mukaddimesinde artık Ahtiatik hikâyelerini görmüyoruz; onun yerine garbın o zamanlar muteber olan nazariyeleri konmuştur. Ancak bu nazariyeleri Ahtiatik'in haberlerile telife çalışan bazı satırlar da ilâve olunmuştur... Bilmiyorum bu ilâveleri, Süleyman Paşa, garp nazariyelerini vicdanî itikadile telif için mi yazmıştır, yoksa haricî şeraiti mi nazarda tutmuştur? Müellif, «Hilkati Âdemden itibaren de birkaç sayife (6 sayife) Ahtiatik hikâyesi, yazmak lüzumunu hissetmiştir; «Ezminei evveliye» dediği bu kısmı İbranî tarihinden ayırarak, Mısıra geçmiş ise de, İbranîler tarihinde yine Ahtiatik rivayetlerini az bir tasfiye ile nakleymiştir. İran bahsinde Piştadiyan ve Kiyaniyan sülâlerinin efsanevî olduğuna işaret olunmuş ise de zikrinden büsbütün sarfınazar edilmemiştir; İranın tarihi kısmı ile Yunan, Roma tarihleri garp (fransız) kitaplarından alınarak yazılmıştır. Kitabın umumî kadrosu, Avrupa kitaplarındaki tasnife yakındır. Süleyman Paşa, ırk hissini ve milliyet fikrini duymuş ve anlamış bir adam olduğundan, kitabında Türklüğe çok yer ayırmış ve Avrupa müverrihlerinin yazılarına Türklük niyet zaviyesinden tenkit nazarile bakarak, ona göre vakıaların teselsülünde ve bazı kavimlerin menşelerini aramakta Avrupalılara esirane tebaiyet göstermemiştir.
Süleyman Paşanın bu natamam umumî tarihinden sora en çok şöhret bulan Murat Beyin altı ciltlik «Tarihi Umumî» adlı kitabıdır. 1882-1885 senelerinde basılan ve tahminime göre en çok fransızca ve rusça ve biraz da türkçe tarihlerden iktibas tarikile yazılan bu eserin şeması, Süleyman Paşanın «Tarihi Âlem»inden daha ziyade Avrupa noktainazarlarına ve Avrupa tasnifine uygundur. Ancak burada İslâm kısmı, Avrupada münteşir bu nevi umumî tarihlere nazaran daha ziyade tafsil edilmiş ve dördüncü cildinin sonuna, İstanbul fethine kadar Osmanlı tarihi de (152 sayife) ilâve olunmuştur. Murat Bey, Tarihi umumîsinde bütün Türklüğe ehemmiyet vermez. İslâmdan evvelki Türk âlemini, «Asiyayi Şarkî» faslında «Çin-Hindistan ve Türkistan» umumî unvanı altında pek kısa zikrederek geçer; bu faslın Türklerden bahis kısmı 3 sayifeden ibarettir: Halbuki bütün kitap 2500 sayifeye yakındır.. İslâm âleminde Türklerin rolü de vakıalara uygun olmaksızın, umumiyetle ehemmiyetsiz ve menfi gösterilmek istenmiştir. Meselâ Mısırın Türk Sultanlarından bahsederken (C. III. S. 235) «Bunların saltanatları hükümet namına şayan bir şey olmayıp, hükümet ve devlet unvanlı bir rezaletten ibaret idi.» diyor. Selçuk Türklerinden bahsederken de (C. III. S. 238) «Selçuk Türkleri büyücek bir cemiyet oldukları halde, Türkistandan muttasıl tecavüz etmekte bulunan sair Türk akvamı gibi kıtal ve yağmakerliğe mail olmayıp...» diyor....
Murat Bey, bir zamanlar çok şöhret kazanan bu tarihi umumîsinde İslâm âlemi için İslâm vahdeti noktainazarını esas tutmuş ve vakıaları, bu esasa göre tefsir eylemiştir. Bu kitapta Yunan-Roma ile orta ve yeni zaman Avrupa tarihi, Avruplıların bakışına göre yazılmıştır. Zannediyorum ki, Murat Beyden evvel Avrupa tarihini tafsil ve teselsül ile 1870-1871 Harbine, yani Almanya ve İtalyanın ittihadına kadar yazan hiçbir müverrihimiz yoktur. «İnkılâbı Kebir» namını verdiği Fransız İhtilâli'ni zevk ve muhabbetle tam 127 şahife de anlatır. Fransızca bilmiyen Osmanlı Türk münevverlerine Fransız ihtilâlini öğretmek ve sevdirmekte bu kitabın mühim bir tesiri olduğuna kaniim. Murat Bey tarihinin, intişarından beş on sene sora toplanıp, «evrakı muzırra» sırasına geçmesinin sebebi de asıl bu İnkılâbı Kebir faslı olsa gerektir. Mamafih Murat Bey Fransa ihtilâlinde demokrat ve cumhuriyetçilere aleyhtardır. Bunları «şımarık ihtilâlciler» ve reislerini de «Hunrizler» diye tavsif eder.
Murat Bey tarihinden sora, Abdülhamit devrinde, umumî tarih olarak, bellibaşlı bir iki eser ancak telif ve ve neşrolunabilmiştir. Bunun birisi İkinci Meşrutiyet devrinde Sadrazamlığa kadar çıkan merhum Hakkı Paşanın ( o zaman Hakkı Bey) umumî tarihi, ikincisi de Harbiye ve Harbiye İdadisi muallimlerinden Binbaşı Ali Tevfik Beyin (Cin Ali) «Tarihi umumîsi»dir. Murat Beyinkine nazaran daha muhtasar, daha mutedil ve daha sönük olan bu eserler, kısmen Murat Beyin tarihi umumîsinden mülhemdirler. Umumî tarihin tedrisi menedilinceye kadar Ali Tevfik Beyin 3 ciltlik kitabı mekteplerde okutulmuştur. Yine bu sıralarda Abdürrahman Şeref Beyin «Zübdetülkısas» adlı bir umumî tarih yazmıya başlamış, fakat tamamlamamış olduğunu İhsan Beyden öğrendim.
İşte Hanımlar, Beyler. Abdülâziz zamanından İkinci meşrutiyete kadar neşrolunmuş umumî tarihler, bugünkü malûmatıma göre bunlardır.
* * *
Abdülhamidin istipdat devrinde tarih yazmak ve hele onu neşretmek hayli müşküldü. 1899 senelerine kadar mülkî ve askerî mekteplerde umumî tarih, Ali Tevfik Beyin tarihine göre veya muallimin notlarına göre okutuluyor idise de, XX inci asrın arifesinde bir iradei seniye ile bu dahi menedilmiş ve tarih tedrisi Osmanlı tarihine hasrolunmuştur! Bu senelerin hiç eksik olmıyan polis taharriyatı esnasında, birisinin evinde tarih kitapları çokça bulunur, hele Murat Beyin tarihi çıkarsa, sahibinin Trablusgarbı boylaması ender vakıalardan değildi.
Meşrutiyet ilân olununca, bu tarih orucu birdenbire bozuldu. Tarih yazanlar, bastıranlar hayli çoğaldı. Bu müverrihler ekseriyetle fransızca tarih kitaplarının, hassaten Seignobos'un mütercimleridir. Zarif bir arkadaşımın dediği gibi «meşrutiyetle beraber Osmanlı mekteplerinde bir Seignobos saltanatı başladı». Bunun böyle olduğunu misaller göstererek izah ve ispata lüzum görmüyorum. Hepiniz bunu benim kadar, belki benden daha iyi biliyorsunuzdur. Çünkü ders kitabı olarak, düne değin Maarif Nezaret veya Vekâletlerinin tavsiyesile elimizde bulunan tarih kitaplarının çoğu bu yolda yazılan eserlerdi... İşte muhterem meslektaşlarım, Osmanlı devletinin inkirazına kadar o devletin tam Şark harsı içinde kaldığı veya Garp harsını temsile çalıştığı devrelerinde yazılmış tarih kitaplarına ve tarih tedrisatına dair söylemek istediklerimi de söyleyip bitirdim. Şimdi yeni Türk devletinin teessüsünden sora memleketimizde yazılan ve okutulan tarihlere dair kısaca malûmat vermiye çalışacağım. Sora Avrupanm yüksek ve ortamekteplerinde tarihin nasıl ve hangi gayelerle okutulduğunu ve Cemiyetimizin tarih yazmakta hangi gayeyi istihdaf etmekte olduğunu söyliyeceğim.
Hanımlar, Beyler,
Osmanlı Devleti tarihe karışıp ta yeni ve millî Türk Devleti kurulunca, mekteplerimizde Osmanlı devrinden kalma tarih kitaplarının derhal ve tamamen değiştirilmesi kabil olamadı. Tarih programları çabuk tebdil edildi ise de, o programlara göre tarih kitapları o kadar çabuk tertip, tabı ve teşrolunamadı. Ancak seneler geçtikçe eski kitapların, milliyet, halkçılık, esaslarına uygun olmak üzere, bir dereceye kadar ıslah edilmeye çalışıldığı veyahut bu esaslara göre yeni kitaplar yazılmaya uğraşıldığı görüldü. Fakat bu kitapları yazanlar da itiraf etseler gerektir ki, yapılan tadiller ve ıslahlar asıldan ziyade şekle, ruhtan ziyade maddeye ait idi. Biraz sora ortamekteplerimizde okutulan tarih kitaplarından bahsederken, ıslah edilen ve yeni yazılan kitaplara dair mütalealarımı biraz daha uzunca arzedeceğim.
Şimdi derhal tebarüz ettirmek istediğim bir noktaya işaret edeyim: Tanzimattan itibaren Osmanlı memleketinde tarihin Garplılaşması, daha doğrusu Fransızlaşması meşrutiyet devrinde son merhalesine gelmiştir; Ali Reşat Beyin umumî tarihleri, konferansın başında zikrettiğim haklı mütaleaama rağmen, fransız umumî tarihlerinden hemen hiç, farksızdır. Bu devirde türkçe yazılan, daha doğrusu türkçeye tercüme olunan umumî tarihlerde, fransız noktai nazarı tamamen hâkimdir. Lâkin arkadaşlar, bunu da unutmayalım ki Tanzimat devrinde hafif bazı emmareleri seçilebilen Türkçülük fikir cereyanı da, İkinci Meşrutiyet devrinde biraz daha vuzuh ile kendini gösterdi. Türkçülük fikri, Tanzimatın kölece Garpçılığına, cins ve dini kale almıyan Osmanlı milliyeti fikrine muarızdı. Türkçülük, Tanzimatçılığa karşı, bazı cihetlerce bir aksülâmel oldu. Türkçülük sırf islâmî olan noktainazarlara da muhalifti. Bu cereyan medrese ve Tanzimatı siyaset ve hars sahalarında tenkit ediyordu. Lâkin Türkçülük fikriyatı Meşrutiyet devrinde ciddî bir iş göremedi. Edebiyat ve edebiyat tarihile bir derece meşgul olabildiyse de, umumî tarih ve Türk tarihile esaslı bir surette uğraşamadı. Hele mekteplerde okutulan umumî tarihlere hiç bir ciddî tesiri dokunamadı.
Muhterem meslektaşlarım,
Millî kültürde ve millî terbiyede en mühim bir mevki tutan tarih meselesini esaslı olarak vazı ve halletmeye çalışan ilk defa Türk Cumhuriyeti olmuştur. Her işte olduğu gibi kültür meselesinde de bu en esas lı noktaya parmağını basan Türklerin kurtarıcısı ve yol göstericisi, Türk Tarihi Tetkik Cemiyetinin Hami Reisi Gazi Mustafa Kemal Hazretleri'dir. (Alkışlar)
Türk Tarihi Tetkik Cemiyetinin önüne konmuş büyük problem, umumî tarihe Avrupalıların rüyet zaviyelerinden bakmayıp onu sırf hakikat noktainazarından görmek ve bu görüş sayesinde Türk kavminin tarihte hakikî mevziini tayin etmek, yani Türklerin beşer tarihinde oynadıkları ve fakat hasımlarının gizlemeğe çalıştıkları büyük rolü meydana çıkarmak ve bu suretle Türk kavmine tarihî hakkını vermektir. Bu gayeye vusul için çalışan Cemiyetimiz hazırlamakta olduğu «Türk tarihinin ana hatları» unvanlı eserinin methal kısmile, mahdut miktarda basılan bir tecrübe nüshasını çıkardığı gibi, Ortamekteplerde okutulmak üzere dört cilt resimli ve haritali bir umumî tarih tertip ve neşretti. Bu eserlerin, arzettiğim esas ve gayeye uygun olmasına elden geldiği kadar çalışıldı.
Mesaimizin büyüklüğünü ve güçlüğünü taktir etmiyor değiliz; fakat Gazi Hazretleri gibi bir dehanın himayesi altında bulunduğumuzdan behemehal muvaffak olacağımıza imanımız var. Mesaimizin henüz başlarındayız. Her işin başlangıcı daha çetin olur. Bir iki yıl içinde meydana koyabildiğimiz eser, gayretimizi arttırıyor. Şimdiye kadar dinlediğimiz tasvip veya tenkit yolundaki mütalealarda tezimize, gayemize itiraz olunmamıştır. Ve zaten tezimize ve gayemize itiraz, fikrimce, imkân haricindedir. Bir Türk Tarih Cemiyetinin tarihte hakikati aramak, yabancıların düşmanlığı ile unutturulmak istenilen milletinin tarihî hakkını ortaya çıkarmak vazifesine kim itiraz edebilir?... Meslektaşlarımızın esasa değil, ferilere ait mütalea ve tenkitlerinde, hepimizce istifade olunabilecek cihetler yok değildi. Müzakere ve münakaşalarla bunlar daha ziyade açıldı, sarihleşti. Cemiyetimiz bu kıymetli yardımlardan elbette faidelenecektir.
Muhterem meslektaşlarım,
Başladığımız işin lüzum ve ehemmiyetini daha ziyade tebarüz ettirmek için, düne kadar Liselerimizle, Ortamekteplerimizde ve Muallim mekteplerimizde okutulan tarih kitaplarına acele bir göz gezdirmek faydalı olur kanaatindeyim.
Orta dereceli mekteplerimizde ders kitabı olarak en çok okutulan eserlerden birisi, merhum Ali Reşat Beyin «Tarihi Umumî» sidir. Maarifin son müfredat programına uygun olması lâzımgelen bu eser, Maarif Vekâleti tarafından 1929 senesinde ve Devlet Matbaasında tabettirilmiştir. Bu Umumî Tarihi iki noktainazardan tetkike şayan görüyorum. Evvelâ Tanzimattan beri umumî tarihin bizde tahavvül ve tekâmül seyri bu kitapla hangi merhaleye gelmiştir? Saniyen mektep kitabı olmak itibarile tedris ve terbiye cihetinden kıymeti ne derecededir? Şimdi arzedeceğim mütaleatla her iki cihet, ümit ederim ki, biraz tavazzuh eder.
İmparatorluğun Meşrutiyet devrinde, umumî tarih, Avrupa müverrihlerince kabul edilmiş olan çerçive içine tamamen girip yerleşmişti. Ali Reşat Beyin bu tarihinde, tıpkı Fransanın lâyik Lise kitaplarında olduğu gibi, «Mukaddes tarih» yoktur; İbranilerden, diğer kavimler gibi tarihî noktainazardan bahsolunur. Tarihten evvelki devirlere dair pek kısa malûmat verildikten sora Nil, Dicle ve Fırat nehirleri havzalarında teessüs eden ilk malûm medeniyetlere geçilir. Mevcut ilmimizle izahı kabil olmıyan haberler, müspet bir vesikaya istinat etmiyen masallar, uydurmalar tarihten tamamen hariç bırakılmıştır. Bu kitapta Ahtiatik'in Hilkat, Tufan, İbrahim, Yakup ve evlâtlarına ait efsane kısımlarından bahsedilmez. Diğer milletlerin de, meselâ Yunanlıların, menşelerine ve en kadîm tarihlerine dair uydurdukları masallar efsane olduğu tasrih edilerek zikredilir. Murat Beyin umumî tarihine nispetle tarihin ilmileşmesinde hayli ilerlenmiş demektir. Kırk, elli sene zarfında vukua gelen bu terakki hatvesi, küçük görünmemelidir. Garp milletleri tarafından yazılmış umumî tarihlere tamamen intibak olunmuştur. Bu da pek tabiîdir. Çünkü, Ali Reşat Bey ve diğer tarihi umumî telif eden meslektaşlarımız, fransız tarihi umumî kitaplarını pek cüz'î tadillerle aynen tercüme etmişlerdir. Onların zikrettikleri vakıaları, o vakıaların teselsül tarzını ve bu teselsülden istihdaf ettikleri gayeleri iyice tenkit süzgecinden geçirip üzerlerinde bir müddet düşünmeye pek te lüzum görmemişlerdir. Bunun neticesi olarak, mekteplerimizin düne kadar resmî ders kitapları olan bu kitaplarda fransız tarihçilerinin muayyen gayelerine göre yapılan inşaî tarih hâkim ve nafiz bulunmaktadır. Daha açık bir ifade ile, Türk mekteplerinde düne kadar, dikkatsizlik eseri olarak, Avrupanın ve bilhassa Fransanın dünyaya nazarı tedris ve telkin olunmuştur... Şimdi tetkik mevzuum olan kitap Ali Reşat Beyin Meşrutiyet devrinde yazdığı kitapları biraz tadil ile vücude getirdiği bir eserdir. Müellif evvelce yazdıklarından kolayca faydalanabilmek için, Maarifin müfredat programından biraz inhiraf etmek zaruretinde bile kalmıştır: Lise üçüncü sınıfa mahsus yazılan kitabın fihristile müfredat programı karşılaştırılırsa, arzettiğim nokta pek açık görünür.
Yaptığım tahkik ve tetkike göre, Ali Reşat Beyin mehazları Segnobos'un ortamekteplere ait tarih serisile beraber Malet ve İsaac'm müşterek telifleri olan diğer bir tarih serisidir. Muallim İsaac, isminden de anlaşılacağı veçhile Beniisrailden, olan bir Fransızdır. Ali Reşat Beyin «Eski zamanlar tarihinde», yani liselerin birinci sınıfında okutulan kitabında, Mösyö İsaac'ın tesiri iyiden iyiye hissolunur: Dicle, Fırat, Nü ve Kızıl Irmak havzalarında ve Suriye sahillerinde görülen ilk medeniyetlerin müessisliği şerefini Samîlere verir. Samîlerden olmadıkları artık şüphe edilemiyecek derecede tahakkuk eden Sümer, Hatti (Eti) medeniyetlerini de pek kısa geçer ve bunların daha sora medenileşen kavimlere olan tesirlerini hemen hiç tebarüz ettirmez ve derhal Arîlerin medeniyete hizmetlerini anlatmaya başlar. Arîlerin Türklerle hiç bir alâkası olmadığı ise, müellifler ve mütercimlerce âdeta bir mütearife olarak kabul edilmiştir. Hasılı en eski ve eski devirlerin medeniyet üstatlığını, bu kitaplarda Yahudilerle Avrupalılar kendi aralarında dostça anlaşıp bölüşmüşlerdir... Bu iddialarına uygun gelmiyen vakıalar, ya büsbütün çerçeveden hariç bırakılmış, yahut dikkati celbetmiyecek kadar kısa ve izahsız yazılmıştır, Samîler, uzun asırlardan beri, Şark ve Garp tarihlerine, Ahtiatik vasıtasile tahakküm edip gelmişlerdi. Ve kendilerimin millî efsanelerini, Yehova'nm mührile takviye ederek, mutlak bir hakikat olarak kabul ettirmişlerdi. Gerek İslâm Şarkta, gerekse Avrupada yazılan tarih kitaplarında Ahtiatikin verdiği haberler, en başa geçirilir; yalnız dünyanın değil, âlemin kuruluşu ve dünya yüzünde Âdemin zuhuru ve beşerî tarihte Âdem oğullarının ilk macerası, sırf bu haberlere nazaran naklolunurdu. Bu an'ane Avrupa da bile XIX uncu asra kadar devam etti; hâlâ lâyik olmıyan Avrupa mekteplerinde «Mukaddes tarih» diye bir fasıl açılarak bu hikâyeler öğretilmektedir. Meşrutiyet devrine kadar yazılan tarihlerimizde, «Mukaddes tarih» muayyen bir mevki tutar, ve Ahtiatik an'aneleri, İslâm, an'anelerile karıştırılarak okutulurdu. Meşrutiyet devrinde bu kısım tarihten ihraç edildi ise de onun yerine yine Ahtiatik tabilerinin ilmî gibi görünecek salçalarla süsleyip ısıtarak ortaya attıkları nazariyeleri kaim oldu. Hazreti İshak hikâyesinden kurtulduk ise de, Mösyö İsak'ın nazariyelerine mahkûm olduk.
Ali Reşat Beyin 1929 da Türk liseleri için tabolunan kitabının 56 inci sahifesinde İbranîlerin bir nevi methiyesi bile vardır: «Bu küçük kavmin (İbranilerin) Şark âleminde (Eski Şark âlemi) medeniyet ve bilhassa din noktai nazarından oynadığı rol pek mühimdir. Tenha, derin tefekkür ve mütalâaya müsait çöl hayatının tevlit ettiği evsafa malik olan İbranîler, sade hayata, ailevî faziletlere ve istiklâllerine merbuttular. Komşularına karışmadılar...» Mösyö İsaac'tan aynen alındığını tahmin ettiğim bu satırların ilmiliği pek meşkûktür: Çöl derin tefekkür ve mütaleayı veriyorsa. Muhammet Peygamberin zuhurundan evvel badiye araplarının da ayni faziletlere malik olması lâzımgelmez mi idi? Eğer hakikaten çölün böyle fazilet veren hassaları varsa, bunu Yahudilerden gayri çölde yaşıyan kavimlere de teşmil etmek ve ispat eylemek icap etmez midi?
Arîlerin kıymet ve ehemmiyetlerile de müellif çok meşgul olur. Ve Arîleri bugünkü Türkistandan getirmekle beraber (sayife, 31) Türkistan halkının ne olabileceği hakkında bir an zihin yormaz. Fakat Arîlerin vahdetini ispat için klâsik ana misalini mata, matar, muter ilâh... diye sayar durur (S. 35). Bu kısım Mösyö Malet'den mehuz olsa gerek.
Türklere sıra, ancak kitabın birinci sülüsü sonlarında gelir. Müellif Türk kavminin tarih sahnesine çıktığı zamana ait takribi bir tarih dahi göstermemekle beraber, yazılan şeyler, Milâttan birkaç asır sora gibi anlaşılmaktadır. Yanılmıyorsam, «Skitler» hiç mevzubahs olmamıştır. Ali Reşat Bey, Türk kısmını Leon Kahün'dan almış ve müspet vakıalardan ziyade efsaneler ve hikâyelerle meşgul olmuştur. Türklerin medeniyeti hakkında hemen hiçbir şey yazılmamıştır. Orhon âbideleri üzerinde lüzumu kadar tevakkuf olunmamıştır. 336 sahifelik bir kitapta İslâmdan evvel Türklere tahsis olunan kısım 24 sahifeden ibarettir. Ve umumiyetle denilebilir ki bu faslı okuyan talebe Türklüğe muhabbet bağlıyamaz. Arî ve Sami olmadığını kimsenin inkâr edemediği «Etrüskler» bahsi de çok kısadır: Bir buçuk sahife. Kitapta Turenli (Tyreniens) de denilen Etrüsklerin okunabilmiş yazılarından Türklerle münasebetleri anlaşıldığı yine Avrupa âlimleri tarafından söylenip dururken bu noktaya işaret bile edilmemiştir. Halbuki her milletin müverrihi, tarihte kendi milliyetile alâkalı aksama daha çok ehemmiyet vermek, daha tafsilli yazmak, hele mektep kitaplarında bu hususa daha ziyade itina etmek, umumiyetle tatbik edilen bir usuldür. Nitekim muallim İssac, fransızlar için yazdığı kitapta bile bu usule imkân dairesinde riayet etmiş, Yahudi kısmını hayli şişirmiştir.
Ortazamanlar tarihinin müfredat programı, İslâm örtüsile gizlenerek Arap tefevvuk ve tahakkümünü temin etmek istiyenlere karşı Türklerin ve İranlıların kültür ve siyaset sahasında millî bir kıyamları mahiyetinde olan Şuubiye hareketine ehemmiyet vermişken, kitapta bu mesele çok kısa ve sönük olarak mevzubahs olmuştur. Her tarafında fikirce Fransız, ibarece Türk bir eser olduğu tebarüz etmektedir: Meselâ Me'mun'u mukayese için XIV üncü Louis'den başka bir şahıs bulamamıştır! Halbuki XIV üncü Louis Türklere Me'mun'dan ziyade malûm değildir. Türklere Me'mun devrini anlatmak için bir Türk hükümdarından, meselâ Kanunî Süleymandan bahsetmek lâzımdı.
Ekser müverrihlerimiz gibi Ali Reşat Bey de Arabi Müslümanlarla karıştırıp İslâm medeniyetine Arap medeniyeti diyor ve ekserisi Arap olmıyan Me'mun devri ulemasını da Arap sayıyor!
Maarif müfredat programı, İslâm âleminde Türklerin rolleri tebarüz ettirilmek maksadile tertip olunduğu halde, kitapta bu husus ihmal olunmuştur. Meselâ Belhli Bermekilerin (Barmak Oğulları) Buharada hüküm süren Sâmânîlerin (Saman Oğulları) Fürs oldukları Avrupa müdekkiklerince de henüz kat'î olmamakla beraber, müellif, Türk lise talebesine yazdığı bu ders kitabında Bermekîlerin ve Sâmânîlerin Fürs olmasında çok ısrar eder ve bunların medenî hizmetlerini de hayli tafsil eyler! Bu da Ali Reşat Beyin membalarına fazla sadık kalmasile ancak izah edilebilir. Müdekkik ve âlimlerin henüz mütereddit bulundukları meselelerde, mektep kitabı yazanların, kendi millî gayelerine en muvafık kavli kabul etmeleri de Garpta bir kaidedir. Sami ve Arî ırklarına mümtaz bir yer ayırmak istiyen İssac ve Malet, İslâm medeniyetinde hizmetleri malûm olan Sâmânîleri ve Bermekîleri Fürs yani Arî diye göstermekte haklıdırlar; zira gayelerine uygundur. Fakat bizim müverrihler için böyle denilebilir mi?
İslâm devrinde Türk devletlerinin ve Türklerin medeniyete hizmetleri de tebarüz ettirilmemiş ve müfredat programı bu gayeyi takip ettiği halde müellif, membalarından ayrılmamak için, programdan inhiraf eylemiştir.
Biliyorsunuz ki, Selçuklu Tuğrul Bey'den itibaren Türkler İslâm âleminin hakikî sahip ve hâkimidirler. Abbasî halifesinin ciddî bir kıymeti kalmamış, Türk Beyi Bağdada girip onu tamamen emri altına aldıktan başka kendinin bir nevi kaymakamı olmak üzere bir Türk Beyini de Halifenin yanına adeta Rezidan olarak bırakmıştır; bugün Fas Sultanının, Hint Hükümdarlarının yanında bulunan fransız, ingiliz Rezidanları gibi! X uncu asrın ikinci yarısında, İslâm âleminde vukua gelen bu azim inkılâp, yani İslâm âleminin tamamen Türkler hüküm ve idaresi altına geçmesi vakıası, Ali Reşat Beyin kitabında kâfi derecede tebarüz ettirilmiş değildir.
Avrupaya Endülüs'ten ve İtalya taraflarından giren muharipler de, Arap değil, Müslümanlardı. Avrupalılar Orta zamanlarda bunlara lâtince Sarracenus diyorlardı. Ve bu tâbir yalnız Araplar değil, bütün Müslümanlar için kullanılıyordu.
Daha böyle tenkit olunacak vakıalar çoksa da zamanın azlığından dolayı Orta zamanları burada kesmek ıztırarındayım. Ancak, asrı hazır tarihinin müfredat programına rağmen, âdeta bir fransız asrı hazır tarihi olduğunu söylemeden geçemiyeceğim. Fransız müverrihleri 1789 ihtilâlini fevkalâde kabartıp şişirmişlerdir. Ve bu maksatla ondan evvelki devirleri, ve başka memleketlerde tedricî hasıl olan tbeddülleri pek silik gösterirler. Halbuki hakikat böyle değildir. Uzun sürecek olan bu bahse girmek istemem. Maarif müfredat programı, Fransız ihtilâline, Fransızların tâbirile Büyük İhtilâle hakikî mevkiini vermek üzere tertip edilmişse de Ali Reşat Bey programdan ziyade mehazlarına tebaiyet etmiştir. 1848 ihtilâlleri hakkında da ayni şey vakidir. Osmanlı İmparatorluğunun inhilâlini anlamak ve XIX uncu asrın sonlarile XX inci asır vakıâlannı izah etmek için 1848 ihtilâllerinin Fransada geçirdiği safhadan ziyade Avusturya, Almanya ve İtalyadaki cereyan sureti ehemmiyetli iken, Fransa vakıaları beş sahifeden fazlaya yayılmış ve bütün Avrupa vakıaları ise acak iki sahifeye sıkıştırılmıştır! Hele iktisadî meseleler ve bunun tarihteki rolü, yine müfredat programına rağmen asla anlatılamamıştır. İktisadî meselelerle izah edilebilen Emperyalizm ve dünyanın Avrupa kavimleri tarafından istilâ ve taksimi mevzularından vuzuhsuz, nakıs, yanlış ve sırf Avrupamn muayyen bir sınıfı menfaatine göre bahsedilmiştir. Bu kısım yazılırken müellif Türklüğünü unutmuş gibidir. Avrupalıların dünyayı istilâlarına «fetih» namım vererek, onları âdeta haklı buluyor. Türk ve müslüman kavimleri memleketleri ve servetleri, sırf Avrupalıların menfaati uğruna gaspolunurken, bu hâdiseyi âdeta haklı buluyor. Türk ve müslüman kavimleri, memleketleri ve sernoktainazarın muhalif ve hasımları hayli kuvvetli bulunurken, bizim .hâlâ vakıalara düşmanlarımızın niyet zaviyesinden bakmakta devamımız çok garip değil midir?
Bu bahsi bitirmek için, dikkate şayan bir noktaya daha işaret edeceğim. Emperyalizm'in artık tenkitlere uğramakta olduğunu nazara alan iransız müverrihi, Emperyalizm bahsinde Fransamn Emperyalist olmadğıni ima edecek tarzda kalemi idare etmiş ve bizim müellif de bunu aynen tekrar etmiştir! Halbuki daha evvelce vakıalar arasında, Cezayirin, Tunusun, Fasın, fransızlar tarafından «fethi» hikâye olunmuştur... Ve hattâ Cezayirin «fethinde» bütün kabahatin Cezayir Dayısında olduğu, Fransa konsolosuna yelpaze ile vurmasından harbin çıktığı bile yazılmıştır. Bu yelpaze hikâyesi o kadar ehemmiyetsiz bir hâdisedir ki, bujıa ciddî fransız müverrihleri de kıymet vermezler. Ancak liseleri talebesine Cezayiri istilâda haklı olduklarım göstermek için bunu söylemeye lüzum görürler.
Muhterem meslektaşlarım,
Maksadım, hayatının son günlerine kadar mekteplerimiz ve kitaplarımız için sabır ve gayretle çalışan faziletli meslektaşımı., merhum Ali .Reşat Beyi hırpalamak değildir; maksadım, düne kadar mekteplerimizde hâkim olan ve yetiştirmekte olduğumuz nesilleri millî gayelerden uzaklaştırabilecek mahiyette bulunan tarihin tedrisi tarzını anlatmak için misal göstermek ve bugün umumî tarihte yaptığımız yeni mesainin ehemmiyet ve lüzumunu tebarüz ettirmektir.
Osmanlı ülkesinde ve Türkiye devletinde tarih böyle okunurken, başka memleketlerde nasıl tedris olunuyodu? Bu meselenin tetkiki konferansımın son kısmını teşkil edecektir.
Muhterem meslektaşlarım,
1900 senesinden 1903 senesine kadar Parisin yüksek mekteplerinden birisinde talebe idim. Mektebin programında tarih dersleri hayli çoktu. Program siyasî tarihten birkaç meseleye hususî bir surette ehemmiyet veriyor, hemen bütün vakıaları o birkaç mesele etrafında topluyordu.
Meseleler şunlardı: 1848 Vestefalya muahedeleri, Fransa İhtilâli, birinci Napoleon devri, Avusturya İmparatorluğuna dahil muhtelif kavimlerin millî meseleleri, Alman ittihadının ve Alman İmparatorluğunun teessüs âmilleri ve Alman İmparatorluğunun cihanşümul emelleri, nihayet Şark meselesi. Bu meseleler siyasî tarih noktainazarından tafsille tetkik edildiği gibi, fikrî, içtimaî, iktisadî tahavvüller cihetinden de tenvir olunmak istenilirdi.
Bu meselelerin mahiyetine ve aralarındaki irtibata nüfuz edilirse, üzerlerinde tevakkuf ve ısrarın manası iyice anlaşılır.
Vestefalya muahedelerile Fransa diplomasisi, mukaddes Roma-Germen İmparatorluğu denilen merkezî Avrupadaki siyasî teşekkülün hemen hemen inhilâlini temin etmişti. İmparatorluğun aksamından olan Müntehipler, Dukalar, Kontlar âdeta tam bir istiklâl kazanmışlardı. Artık Fransamn Şark komşusu olan İmparatorluktan korkusu kalmamıştı. Bu muahede sayesinde XIV üncü Louis'nin kuvvetile saltanatı teşekkül edebilmiş ve Almanyanın Garbî eyaletlerinden bir kısmı, ezcümle Alssfs ve Loren Fransaya ilhak olunabilmişti. Fransa, Louis XIV. devrinde fikir, sanayi ve siyasetçe Avrupa üzerine bir nevi hegemonya tesisine muvaffak olmuştu.
Almanyanın zâfını, Fransanın kuvvetlenmesini intaç eden bu muaJıedenin aktini temin eden âmiller, derslerimizde pek esaslı izah edilirdi.
Fransa ihtilâli, Fransızların tâbirile, «Büyük İhtilâl», XIX uncu asır arifesinde bütün Avrupaya tesir icra ederek bu ihtilâlden ortaya çıkan fikrî ve hukukî nazarların her tarafa dağılmasına ve bu suretle fikrî bir Fransız hegemonyasının Avrupada husulüne hizmet etmişti. İhtilâli takip eden harpler, ihtilâl prensipleri denilen fikriyatın intişarında mühim âmiller olmuştu. Birinci Napoleon bu fikrî propagandadan istifade ederek asker kuvvetile Avrupanm büyük bir kısmına hâkim olabilmişti; yani Fransanın Avrupada kısa bir müddet için olsa bile, askerî ye siyasî hegemonyasını da temin etmişti.
XIX uncu asrın üçüncü sülüsüne doğru, Almanların ittihadı, Almanya İmpaartorluğunun teessüsü ve Alsas Lorenin elinden almmasile zayıflıyan Fransa, Şarkındaki galip ve kudretli komşusundan korkuyor, ve bir daha Vestefalya muahedesine benzer bir muahede ile komşusunu kuvvetten düşürmek, Alsas-Loreni tekrar almak, Louis XIV ve Napoleon I. devirlerinde olduğu gibi bir daha Avrupa, üzerinde hegemonyasını tesis eylemek istiyordu.
XIX uncu asır ortasından sora mukaddes Roma-Germen İmparatorluğu ikiye ayrılmış, bir kısmından Avusturya - Macaristan İmparatorluğu, diğerinden Alman İmparatorluğu vücude gelmişti. Ve bu iki İmparatorluk sıkı müttefiklerdi. Habsburg sülâlesi tarafıdan idare olunan Avusturya-Macar İmparatorluğunda İslâv, Romen, Macar gibi muhtelif kavimler, iptida Almanların, sora Alman ve Macarların tabii halinde bulunuyorlardı. Habsburglar İmparatorluğunu zayıflatmak için, bu tâbi kavimlerin millî hislerini, millî emellerini takviye etmek lâzımdı; ve onlara tabiiyetten mütehassıl zararlarını, belki mübalâğalı bir surette mütemadî hatırlatmak ve telkin etmek lâzımdı. Ayni zamanda Lehlerin ve Çehlerin eskidenberi Fransaya muhabbet ve merbutiyetleri olduğu neşredilerek ve Avusturya-Macar sistemnide bunların haklan tanılmadığı söylenerek, Lehlere ve Çehlere karşı Fransızlar arasında insanî ve siyasî şefkat ve muhabbet hislerinin uyandırılmağı da lâzımdı. Almanların ittihadile Almanya İmparatorluğunun teessüsü âmilleri gösterilirken umumiyetle Almanların ve hususiyetle bu ittihatta büyük rol oynayan Prenr, Bismark'm ef'ali, ideal anasırdan tecride çalışılır ve sırf kuvvete müstenit bir tahakküm gayesi, takip edilmiş olduğu tebarüz ettirilmek istenirdi. Mamafih bu ittihatta âmil olan fikir cereyanları da, âdeta fransızlara örnek olacak ve fransızlarm hasedini celbedecek surette izah edilirdi. Almanyanın kudreti belki biraz da mübalâğa ile tasvir olunarak, istikbale ait emelleri iyma ve ihsas edilirdi: Almanyanın o devirde Avrupaya tahakküm etmekte olduğu gösterilir ve bununla da iktifa olunmıyarak bütün dünyayı hegemonyası altına almak emelinde bulunduğu sezdirilirdi. Almanya gayesine vasıl olduğu takdirde, Fransa bu cihanşümul İmparatorluğun bir eyaleti, bütün dünya ise onun âdeta malikânesi olacaktı.
Fransızlara bir istismar, belki de bir istimlâk sahasını unutturmamak için, Şark meselesi çok ehemmiyetli idi. Fransızlar ta Haçlı Seferle ridenberi «Şark iskeleleri» dedikleri Suriye ve Palestin sahalarında bir hak iddia ediyorlardı. Mısır ve Osmanlı Sultanlarından kapitülâsyonlarla yalnız bu sahillerde değil, Akdenizin bütün Şark havzasında ticarî, mezhebi ve gitgide siyasi haklar istihsâl etmiş olduklarını söylüyorlardı. Bu haklar namına, bir aralık Suriyeye bir heyeti seferiye göndererek, kendi nüfuzları altında, bir Osmanlı Vilâyetine imtiyaz verdirdikten maada, bütün Suriyede nüfuzlarını pek arttırmışlardı. Ayni zamanda, Osmanlı Saltanatına tâbi, gayrimüslim ve gayritürk unsurların milliyet hareke tlerile de meşgul olmaktan hali değillerdi. Böylece Osmanlı Saltanatının inhilâlini ve bu inhilâlle Suriye ve Palestinin kendi hisselerine düşmesini hazırlıyorlardı.
Bu kısa tahlil ve teselsülden bile anlaşılıyor ki çok istifade ettiğim ve hocalarına minnettar kaldığım bu mektebin tarih dersleri, bir kül teşkil ederek, talebeye muayyen fikirler veriyor ve talebeye muayyen bir emel, bir gaye telkin ediyordu. Bu emeli, çok basit bir şekilde ifade etmek lâzımgelirse, şöyle hulâsa edebiliriz.
Avrupanın bugünkü vaziyeti fransızların zararınadır; Almanya tekrar ezilmeli, parçalanmalı ve yeni bir Vestefalya muahedesi aktolunmalıdır. Yeni Vestefalyayı müteakip Fransızlar, Louis XIV. devrini bir daha yaşıyabilirler. Fransa, bununla da kalmamalı, Büyük İhtilâl ve Napoleon İmparatorluğu zamanında olduğu gibi Avrupayı fikrî ve siyasî hegemonyası altına almıya çalışmalıdır. Fransanın Avrupada tefevvukunu temin için ona muavin olacak kuvvetler elyevm Almanya ve Avusturya-Macaristan idaresi altında bulunan İslâv ve Romen kavimleridir. Büyük İhtilâlin milliyet prensipleri'ne dayanılarak bunların istiklâli temin olunmalıdır. Avusturya inhilâl edince Almanyanın mühim bir desteği düşer; Almayanın mukavemet iktidarı eksilir. Almanya Şarka, yani Osmanlı Saltanatı üzerine nüfuzunu tesis etmektedir; bununla Fransanın birçok asırlardanberi Şarkta müesses nüfuz ve menafii muhtel olmaktadır. Haçlılara karşı İslâm Şarkı müdafaa eden kahraman Selâhattin türbesinde Kayserin, Sultana muhabbet ilân etmesi, Şarkı rakiplerine kapamaktan başka nasıl tefsir olunabilir? Almanların Şarktan elleri kesilerek, Fransızların hakları muhafaza olunmalıdır... İşte bütün bu maksatlar istihsâl olunursa, Fransa hayatından ve istikbalinden emin olarak terakki ve tekemmül eder ve dünyanın en müterakki bir kavmi olduğundan, elindeki tenvir meş'alesile bütün dünyayı aydınlatır!
Arkadaşlar, bilmem söylemeye bile lüzum var mı? Şimdi anlattıklarım, adeta Harbi Umumînin bir programıdır. Demek, Büyük Harp bu suretle mekteplerin tarih tedrisile senelerdenberi ilim namına ihzar ediliyor, telkin ediliyor, daha doğru fakat çiğ bir tâbirle propaganda ediliyordu. Büyük Harbi hepimiz yaşadık ve, bu Fransız programının kısmen tatbik olunduğunu gördük; filhakika Avusturya parçalandı, Almanya parçalanamadı ise de ezildi. Avusturyanm parçalarından hasıl olan Çeho-Slavak, Cenubî İslâv, Romen ve Leh devletleri Fransanın muavini oldular. Suriye Fransızların eline geçti; Fransızların Şarkî Akdenizde kuvvetleri çok arttı. Almanya Şarktan ve Denizlerden koğuldu. Fransanın Avrupa üzerinde hegemonyası tekrar teessüs etti. Versay muahedeleri, Vestefalya muahedelerinin zamanımız şeraitine göre bir tekerrürüdür; ancak Napoleon I. devri tamamen ihya edilemedi. Ne olursa olsun senelerdenberi devam eden telkinlerden birçok semere toplandı; telkinler boşa gitmemiş demekti.
Bir yüksek mektepte takip ettiğim bu derslerin ruhu, orta ve ilk mektep tarih kitaplarında aynen vardır. Fark ancak, talim ve telkinin, talebe sin ve seviyesi gözetilerek yapılmasındadır.
Bu söylediklerimden anlaşılmıştır ki tarih, mücerret bir ilim değildir. Tarih hayat içindir; tarih, milletlerin kavimlerin varlıklarını muhafaza etmek, kuvvetlerini inkişaf ettirmek içindir.
Muhterem meslektaşlarım,
Fransız mekteplerinde okuduğum derslerden ve okutulan kitaplardan istinbat ile arzettiğim şu mütaleaların, evelce bahsettiğim Mösyö Mitard'ın «Tarih tedrisatının vazifesi» unvanlı makalesile teyit edilmiş olduğunu görmekteyim. Filvaki Mitard, 1927 de neşrolunan bu makalesinde, Profesör Lavisse'in Fransada tarih tedrisatının ıslahına müteallik fikirlerinden bahsederken, bu meşhur müverrih ve müderrisin Alman mekteplerinde tarihin talebede vatanperverlik hissini takviye edecek tarzda okutulduğunu misal göstererek, Fransa ilk ve ortamekteplerinde Fransa tarihinin o yolda tedrisi zaruretini öne sürmüş olduğunu yazıyor ve diyor ki, Lavisse'in fikirleri Fransa Maarif Nezaretince kabul olunmuş ve tarih programlan ona göre tanzim edilmiştir. Daha sora Mitard, tarihin bu programlara göre tedris edilmesi fransız gençlerinde makul bir vatanperverlik hissi uyandırmış olduğunu ve bunun Harbi Umumîde Fransamn galebesine hizmet ettiğini söylüyor. Mösyö Mitard'm yazdıklarından ve Mösyö Lavisse'in programından da anlıyoruz ki Fransamn orta ye ilk mekteplerinde okutulan tarih tamamen objektif değildir. Bir gayeyi temin için okutulmuştur. Ve nihayet bu gayenin teminine de muvaffakiyet hasıl olmuştur.
Meslektaşlarım,
Misali Fransadan aldım, çünkü benim de ekseri arkadaşlarım gibi yabancı memleketler arasında en iyi tanıdığım Fransadır. Fakat bundan yanlış bir mânâ çıkarılmamalıdır: Fransızlar mekteplerinde, böyle muayyen bir maksada müteveccih tedrisatta bulunuyorlar da, başka kavimler, Almanlar, İngilizler, İtalyanlar, Yunanlılar ilâ. başka türlü mü okutuyorlar? Asla!
XIX uncu asır ortalarına doğru, Almanyada tarih okutan bir müderris, Profesör Dahlmann «Kadîm Alman tarihi, zamanımıza, Raynımızdan (Rain) daha kuvvetli bir cereyan ile gelip dökülmelidir...» demişti.. Alman mektepleri, Alman ittihadından önce, Almanları birleştirmek, Habsburgları Almanyadan atmak, Fransızları yenmek, Alsas-Loreni almak gayesile, gayet ilmî bir surette, Almanların menşeinden itibaren, tarih tetkik, tedvin ve tedris etmişlerdir...
Avrupanm bu ilmî metodunu tamamen benimsemiyen bir kavim var idise, o da yakın zamanlara kadar Türklerdi. Osmanlı Türkleri gayeyi ve anahattmı seçemeden Fransız kitaplarını aynen tercüme ederek liselerinde ve ortamekteplerinde okutuyorlardı. Bu hatalı hareketlere hitam vererek Avrupalıların tarih tedvin ve tedrisinde kullandıkları doğru usulü tamamen (integralement) tatbik etmek zamanı, nihayet Büyük Hocamızın irşadı sayesinde hulul etti. Türklere yol gösteren o kudsî elin işaret ettiği tarafa doğru yürümiye başladık. (Sürekli alkışlar).
Cihana nazarımız, bundan böyle, Avrupa gözlüğile olacak değildir. Gözlükleri kırarak çıplak gözümüzle hakikati ve menfaatimizi görmeğe çalışıyoruz. Cemiyetimiz tarafından yazılan kitaplarda teferruata ait halalar olabilir; fakat kitapların istihdaf ettiği gaye ve o gayeye bizi götüren anahattı doğrudur. (Alkışlar).
Biz bu eserimizde, ta menşeinden itibaren kendi kavmimizi, kendi ırkımızı mihver ittihaz ettik. Ve bütün beşerî vakıalara o mihverin yanından bakıyoruz. Nitekim, bugün Avrupalılar da böyle yapıyorlar.
Hanımlar, Beyler,
Muhterem meslektaşlarımdan birisinin de işaret ettiği veçhile ırk nazariyelerini müstemlekeci milletler, Emperyalist devletler icat ettiler. Arya ırkının diğer ırklara tefevvukunu en çok propaganda eden zat, Comte de Gobineau, Asiyada çok dolaşmış bir diplomattı. Bu nazariyenin taraftarları, Arya ırkından başka ırkların aşağı, pes olduklarını, ve Allah tarafından Aryalılara mahkûm ve hizmetçi olmak üzere halk edilmiş bulunduklarını neşir ve telkin ediyorlardı. Aryacıların nazarında Aryalı, Arî olmıyan kavimler, adeta at ve eşek gibi, Arîlerin hayat ve saadetinde, terakki ve tekâmülünde onlara âlet ve vasıtadan ibaretti. Aryalılık haricine bıraktıklarına insanlık haklarını tanımıyorlardı; zira onlar insanla hayvan arasında bir mahlûk addolunuyorlardı. Bu böyle olunca bu yarım insanların Aryalılar, Arîler yani hakikî insanlar tarafından istihdam ve istismar olunmaları, pek tabiî adeta fıtrat icabı görünecekti. Natif, endi-jen, tuzemits diye istihkar ettikleri bu insanları hüküm ve idareleri altına almakta hakları vardı...
Biz hakka ve hakikate mugayir olan bu noktainazarı asla kabul etmiyoruz. Bir haftadanberi huzurunuzda söz söyliyen arkadaşlarımız, ispat ettiler ki, Avrupalıların tahakküm gayesini istihdaf ederek ortaya arttıkları, ırk nazariyesinin ilmî bir kıymeti yoktur.
Biz, Avrupa müstemlekeleri haline getirilen memleketlerin ahalisine müstemlekeci milletler nazarından bakacak değiliz; biz bütün dünyada yaşıyan insanları, Avrupalılar gibi ve onlar derecesinde hukuku haiz adam evlâtları telâkki ediyoruz; (Alkışlar) Avrupalıları doyurmak ve semirtmek için halk olunmuş bir nevi hayvan sürüleri gibi değil! (Şiddetli alkışlar).
Buna binaendir ki Avrupalı müelliflerin süsleyip bezeyerek medeniyet naşizliği ve insaniyet hâdimliği gibi göstermek istedikleri fiil ve hareketlerinin de hakikî mahiyetini görmeye ve göstermiye çalışıyoruz.
Hanımlar, Beyler,
Müddeamızın (tezimizin) en esaslı vasfı, ayırıcı değil birleştirici, zalim değil âdil, düşmanlaştırıcı değil barıştırıcı olmasıdır. Bu cihetle objektif tetkiklere, ilmî terkiplere müstenit müddeamız, manevî ve ahlâkî noktainazardan da yüksektir...
Hasılı Hanımlar, Beyler, bizim tarihte yapmak istediğimiz şey umumî tarihe Avrupalılar tarafından sokulan kıymetler tetkik ve tenkit ederek bunlara yeni baştan kıymet biçmektir. Arkadaşlar, görüyorsunuz ki, davamız büyüktür. Lâkin, şimdiye kadar ortaya attığı büyük davaların hepsini kazanan Emsalsiz Rehberimizin irşatları sayesinde bu davayı da kazanacağımıza biran tereddüt etmiyoruz. (Şiddetli ve sürekli alkışlar).
Yusuf Akçura'nın Edirnekapı Şehitliği'ndeki, Kazan Süyüm Bike Camii Minaresinden esinlenmiş ve hemşerileri tarafından yaptırılmış değişik mezartaşı.
Yusuf Akçura, kucağında annem Ülken ve rahmetli dayım Tuğrul'la. 1932'ler olabilir.
Annem 2003 yılnda. Arkada dedemin arkadaşı Namık İsmail Bey'in Yusuf Akçura portresi.
(yazıya geri dön)