SOYKIRIMI  İDDİALARI  KONUSUNDA KONUŞMA NOTLARI

 

PULAT TACAR

 

Soykırımı  hukuki bir terimdir ; çerçevesi  9.12.1948 tarihli (Jenosit) Soykırımı Suçunu Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesi  [1] tarafından çizilmiştir.

 

Sözleşmenin  -özeti dipnotta sunulan- ilgili maddelerinin incelenmesi, tüzel kişilerin değil, hakiki şahısların soykırımı ile suçlanabileceğini  göstermektedir; yetkili mahkeme -esas itibariyle- soykırımının uygulandığı ülke mahkemesidir; ayrıca Akit Taraflar anlaşırlarsa  dava bir uluslararası ceza mahkemesinde de görülebilir. Sözleşmenin 9.ncu maddesi Devletin soykırımı alanındaki mesuliyetinden  söz etmektedir; bu bağlamda Akit Taraflar arasında Sözleşmenin yorumu,uygulanması ve hayata geçirilmesi konusunda ihtilaf varsa, Taraflardan biri konuyu Uluslararası Adalet Divanına  götürebilir.

 

Tehcire bağlı kayıplar-ölümler-öldürülmeler soykırımı mıdır ?

Ermeni  tarafı Osmanlı Devleti ile savaştığını Sevres Anlaşması görüşmelerine katılan Ermeni heyeti başkanı Bogos Nubar’ın imzasiyle açıkça ve resmen beyan etmiştir; bu nedenle, ayrıca Jenosit Sözleşmesinin 1948 yılında aktedildiği gözönünde tutularak 1915 olayları için hukuken bir soykırımının varlığından söz edilemeyeceği açıktır. Öte yandan, Ermeni tarihçileri ve kimi başka tarihçiler, Ermeniler’in bir bölümünün Osmanlı devletine karşı ayaklandıklarını ve savaştıklarını yadsımamaktadırlar;burada da silahlı çatışma, ayaklanma ve isyanı bastırma eylemleri ile karşılaşıyoruz.Öte yandan, Türkiye’nin güneyini işgal eden Fransızlar,bir bölümü Osmanlı vatandaşı olan Ermeniler’den Fransız Lejyonları kurmuşlar, bunlara Fransız askeri üniforması giydirerek, silahlandırmışlar ve savaşa sokmuşlardırdır.Benzer şekilde, 1915 yılının başlarında, tehcir kararından hemen önce, Rus orduları ile Van’a giren  Ermeni silahlı çeteleri burada bulunan Müslümanları kılıçtan geçirdiler; yerleşim birimlerini yıktılar.Bu olaylar da ayaklanma ve silahlı çatışma sınıfına girer. (1914’ten başlayarak Doğu Cephesinde Ermeniler’in Osmanlı orduları ile giriştikleri çatışmalar hakkında bir özeti Ek’te ayrıca sunuyorum) Bu saldırıların karşılıklı öldürmelerin, tehcir kararının alınmasının en önemli nedenlerinden biri olduğunu unutmamak ve unutturmamak lazımdır.

 

Yahudi soykırmı ile paralellik arama çabası

Ermeniler ve destekçileri Yahudilere uygulanan soykırımı ile kendilerinin maruz kaldığını ileri sürdükleri eylemler arasında paralellik kurma peşindedirler.Oysa, Hitler Almanya’sında Yahudilere uygulanan soykırımı ile bu olaylar arasında benzerlik ilişkisi  kurulamaz; zira Hitler Almanya’sında veya başka Avrupa ülkelerinde yaşayan Yahudiler ülkelerine karşı ayaklanmadılar, savaşmadılar  ve savaşan taraf statüsünü talep etmediler. Buna karşılık Osmanlı Ermenileri’nin bir bölümü devletlerine isyan ettiler, savaştılar ve kayıplar verdiler.İsyana bağlı çatışmalar yanında,  tehcir sırasında haydutların saldırıları sonucunda ya da halkın  kin, intikam veya başka nedenlerle birbirleriyle çatışmaları sonucunda öldürmüş bulundukları gerçeği de vardır. Bunlara ek olarak ,hastalık,yorgunluk vb gibi nedenler ile Ermeni olsun , olmasın Osmanlı vatandaşları arasında büyük kayıplar olmuştur..Ancak bu kayıplar iki taraflıdır. Sadece Ermeni kayıplarına hayıflanmak ve onların komşuları ve yurttaşları olan Müslümanlar’ın kayıplarını olmamış saymak,  küçümsemek ya da tarihin o sayfasını okumamayı tercih etmek  kabul edilecek bir davranış sayılmamalıdır. Kanımca Ermeni sorunu konusundaki uzlaşmazlığın kilit noktası buradadır.

 

Soykırımı sözcüğünün etik çerçevede ya da günlük hayatta kullanımı

Soykırımı terimi hukuki olmakla birlikte,günümüzde politikacılar, gazeteciler ve kimi entellektüeller bu terimi,katliam , toplu öldürme, etnik temizleme, isyanı bastırmada toplu cezalandırma veya insanlık suçu anlamında da kullanmaktadırlar. Öte yandan kültürel soykırımı gibi soykırım çeşitleri de üretilmektedir. Soykırımı sözcüğünün ,bu eylemleri tanımlamak için kullanılmağa devam edileceğini sanırım; bunun bizim için oluşturduğu güçlükleri, bunların etrafından dolaşarak aşmamız gerekmektedir. Filhakika, çok sayıda politikacı,gazeteci, yazar, düşünür, sanatçı konuşma veya yazılarında soykırımının hukuki yanını bir kenara bırakarak  -herkes hukukçu değil- , bu terimin felsefi , ahlaki veya halk arasında çokça kullanılan toplu öldürme yanını öne çıkarmaktadırlar. Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devletinde yaşayan Ermeniler’e karşı soykırımı yapıldığı savı, formel olarak 1948 Jenosit Sözleşmesi çerçevesinde değil de bu bağlamda dile getirilmektedir.Soykırımı sözcüğü, o dönemdeki  olayları, kırım,insanlık trajedisi, trajik olay veya katliamla eşanlamlı ya da yakın anlamlı olarak kulanılmaktadır. Ancak,-bize  destek olduklarını düşündüklerimiz dahil-,büyük çoğunluğun,  bir insanlık trajedisi yaşandığına ve bundan Ermeniler’in büyük zarar gördüklerine inandıkları gerçeği yadsınamaz.

 

şünceye sahip bBunun nedenlerinin akılcı bir analizini yapmakta yarar vardır [2]. Bu analiz sonunda karşımıza  her biri geçerli olabilecek çeşitli nedenler çıkacaktır. Bunlarla ilgili olarak tek düze düşünce ve tepki oluşturmak yerine,  her duruma uygun farklı tavırlar takınmanın ve stratejiler oluşturmanın yararlı olacağına inanıyorum.

 

Öte yandan, farklı veya nüanslı düulunanların görüşlerindeki  çeşitlililiğe karşı tahammülsüz davrananlarımız çoğunluktadır dememek için- vardır; bu konudaki olumsuz ve kimi kez şiddet öğesi içeren tepkilerimizin de zamanla değişmesinde yarar bulunuyor; tepkiler duygusal değil akılcı olmalıdır. 

 

Soykırımı teriminin siyasal amaçla kullanımı

Bazı ülkelerin Parlamentoları ile Avrupa Parlamentosu, Ermeniler’e  soykırımı uyguladığını   belirten kararlar almışlardır. Avrupa Konseyi  Parlamenterler Asamblesi  de kimi üyelerinin önerisi ile o yönde bir açıklama yayımlamıştır [3]. Konu Birleşmiş Milletler  İnsan Hakları  Komisyonunun Alt Komitesinde ele alınmış  ancak  Komisyon  kendisine Ermeni soykırımı konusunda sunulan bir raporu  kabul  eylememiş, not etmekle yetinmiştir.  Önümüzdeki dönemde  şimdiye kadar  soykırımının tanınması konusunda karar almamış başka ülkeler parlamentolarının da  bu konuda  benzer siyasal kararlar almaları beklenmektedir. Bu siyasal kararların ardında, çok farklı  amaçlar bulunduğu  kuşkusuzdur.

 

Oysa, soykırımının suçunun varlığını ya da yokluğunu parlamentolar ya da tarihçiler saptayamaz; soykırımı suçunun işlendiğini tesbit edecek makam yargıdır;  hangi mahkemenin  yetkili olduğu hususu da  Sözleşmede belirtilmiştir. Bu nedenle  derneklerin ya da parlamentoların alacakları  soykırımı kararlarının hiç bir hukuki sonucunun bulunmaması lazımdır. Yahudilere uygulanan soykırımı konusunda çeşitli ülke parlamentolarının  kararlar aldıkları ve o suçun inkarını cezalandıralacak eylem saydıkları  bir gerçek ise de, o Parlamentolar, varlığı  bir yargı organı (Nürnberg Mahkemesi) tarafından karara bağlanmış soykırımı suçuna dayanarak mezkur kararları almış ve yasaları çıkarmışlardır. Bu nedenle yetkili yargı tarafından  varlığı karara bağlanmamış bir jenosit suçu olmadan, siyasi organların veya derneklerin aldıkları kararları  yok saymak gerekir. 

 

Bu tip kararların siyasal veya etik ağırlığı olup olmadığı sorulacak olursa, bunların uluslararası camiada  etkili olduğu tecrübe ile sabittir.Bu yönde alınan bir karar suçlanan  ülke halkını  da olumsuz  yönde etkiler; hatta kışkırtarak tepki vermeğe zorlar. Ancak, tarihte karşılıklı katliam  yapıldığı belli iken, bunun tek taraflı kırıma dönüştürülerek soykırımı yapıldığı savının dışardan yapılacak baskı ile ataları suçlanan halka kabul ettirilmesi de olası değildir. Gene de böyle bir  kararın varlığı, tarihi suçlanan  ülkenin insanını  bazı sorular sormağa  ve gerçekleri aramağa sevkedebilir ; bu da soykırımı kararını alanlar açısından varılmak istenilen  amaçlardan biri olabilir. Ne var ki bu kararların alınmasında uygulanan yöntem son derecede  haksız  ve dengesiz olunca,karar  “sorgulamayı teşvik amacına” da ulaşamaz..Bu çerçevede, Ermeniler konusunda alınan kararlarda, gerek ilgili ülke Parlamentoları, gerek Avrupa Parlamentosu, gerek bunların tayin edip rapor yazdırdıkları militan raportörler  Türkiye’nin  Ermeni tehciri ya  ülke insanlarının birbirlerini hangi şartlar altında kırdıkları konusundaki görüşünü almamışlar, gerekçelerini dinlememişlerdir. Böylece  Türkiye’ye orta çağ usulü yargısız infaz yöntemi uygulanmıştır.

 

Parlamentolar aldıkları kararları değiştirirler mi?

Alınan karar veya çıkarılan kanun, çoğunluğu esir alan bir militan azınlığın iradesinin ürünü olsa bile,  Parlamentoların  aldıkları kararların değiştirilmesine fazla ümit bağlamanın yanlış olacağı kanısındayım.  Bu konuda Hükumetten Hükumete yapılan  baskılar  geçici  başarılar sağlamakta ise de bu çeşit tazyikler   altında  kalanların  – uzun vadede-  hakkımızdaki tutumlarını olumlu  yönde değiştirmelerini beklememek   gerekir. Bizim yapmamız gereken  iletişim  kanallarını bıkmadan, usanmadan sürekli açık tutmak,kanıtlarımızı sunmak  ve  görüşümüzü anlatma olanaklarını  yaratmaktır. 

 

Karara bağlanmış soykırımının reddi suçu

Yetkili  yargı organı tarafından karara bağlanmış bir soykırımı suçu var ise, o soykırımının vuku bulmadığının   ileri sürülmesi bazı  ülkelerde –örneğin Fransa’da-   yasa ile suç sayılmıştır.   Ermeni soykırımının reddinin bir suç olduğunu belirten  yasa olmamakla birlikte, 1993 yılında bir Fransız mahkemesinin   ünlü yazar  Bernard Lewis’i ve onunla yapılan  söyleşiyi yayımlayan Le Monde gazetesini   mahkum ettiğini hatırlamak lazımdır. Oysa,  o söyleşide Bernard  Lewis,  Ermeni kayıpları  konusundaki Ermeni yaklaşımının Türkler tarafından paylaşılmadığını  ifade etmiş ve tarihçi olarak görüşünü  son derecede dikkatli bir biçimde  dile getirmişti.  Şimdi  Fransa Parlamentosunun aldığı kararın yaptırımı bulunmadığı, bu nedenle rahatsızlık duymamamız  gerektiği, anılan Parlamentonun bazı üyeleri veya Hükumet tarafından söylenmekle birlikte,  bir  Fransız Mahkemesinin   Bernard Lewis davasında aldığı karara  benzer bir mahkumiyet kararı alması olasılığı  yüksektir,hatta artmıştır.

 

Sorunu tarihçilere havale etmek bir çözüm müdür?

 

Tarih  yazımının sübjektifliği 

Kanımca tarih yazımı sübjektiftir. Hele tarihteki olayları, nedenleri ile birlikte ele alıp incelediğimizde, varacağımız sonuçlar bakış açımıza bağlı olarak,ayrıca incelemenin yapıldığı zamana ve inceleme döneminde geçerli olan hukuk veya etik normlara göre farklı olacaktır. 

Ermeni olayları konusunda, her iki tarafın tarihçileri ile tarafsız denebilecek tarihçiler bu konuda yıllardır çalışıyorlar ; kanımca söylenebilecek olanlar söylenmiş, yazılmıştır.Öte yandan, kimi tarihçiler,özellikle Ermeni tarihçileri tarihin bazı sayfalarını okumamakta, yok saymaktadırlar. Bu durumda,sorunu şimdi yeniden inceleyecek olan tarihçiler, “bugüne kadar ortaya çıkarılan vesikalardan farklı olarak ne bulacaklar ?” sorusunu sormak gerekir. Bundan sonra ortaya çıkarılacak olan “belgeler” karşı taraf için inandırıcı olmaz;zira oluşmuş bulunan kanının, objektif denebilecek tarihçilerin ulaşacakları sonuçlar ile soykırımını kendi kimliklerinin  ayrılmaz bir parçası haline getiren dogma sahiplerini ikna etmesi beklenmemelidir. Ermeniler “kendi gerçekleri konusunda” “bu gerçekleri” sorgulama sonucunu verebilecek olan araştırma  veya inceleme yapılmasını istemiyorlar; bir dini inanış gibi  “nihai gerçeği” ellerinde tuttukları kanısındadır; bizden beklediği tek şey “nihai ve mutlak gerçeğı” kabul etmemizdir.Karşı görüş veya kanıtlar tartışılmadan reddedilecektir. Geçenlerde Show TV kanalındaki görüşmelere katılan Fransız politikacı Ermeni asıllı Patrik Deveciyan, tehcire tabi tutulanlara saldıranların cezalandırılmasını talep eden emirnameleri “kamuflaj” olarak nitelemedi mi? Ermeni Cumhurbaşkanı Paris’i 2001 Şubat ayında ziyaretinde “bu işin tarihçilere havalesine filan gereksinme kalmadığını” belirtmedi mi? Adam siyaset yoluyla sağladığı sonucu tehlikeye atar mı? Öte yandan, karşı taraf, kendi tezinin doğruluğunu isbat etmek için kendince önemli saydığı belgeleri veya gerekçeleri doğal olarak ön plana çıkaracaktır. Bunlara hazırlıklı olunması gerekir. Fransız politikacı Deveciyan  bunun bir örneğini Show TV’ de verdi. Örneğin, Takvim-i Vekayi’de (Resmi Gazete) yayımlanan İttihat Terakki davası dava zabıt ve kararlarını kanıt olarak gösterdi; kırım yapıldığını Osmanlı Mahkemesinin kabul ettiğini vurguladı. Anılan davalarda 1397 kişi mahkum edilmiş, bunlardan 600 küsuru idam olunmuştu. Bu belgeler Doçent Taner Akçam ve başkaları tarafından da  kullanıldı. Fransa’da yılda bir kere Ermeniler tarafından yayımlanan l’Intranquille dergisi ilk sayısını Ittıhat Terakki davasına ve Teşkilat-ı Mahsusa’nın eylemlerine mezkur davalarda yapılan açık atıflara ayırdı. Bu kişiler ile onlara inananları -hatta nisbeten tarafsız olanları-, olaylarda Ittihat ve Terakki Hükumetinin sorumluluğu bulunmadığına inandırmanın, Osmanlı Hükumetinin kullandığı bazı Teşkilat-ı Mahsusa elemanlarının suç oluşturabilecek kimi eylemlerini yok saymanın çok güç olduğunu hesaplamalı ve kendi ikna stratejimizi ona göre biçimlendirmeliyiz .Ama, o dönemdeki yargının tarafsız olmadığı ve mahkumiyet kararlarının halkın büyük tepkisi ile karşılaştığı yolundaki –doğru- gerekçeler,Osmanlı Mahkemesinin verdiği –de jure- mahkumiyet kararları gerçeğini ortadan kaldırmamaktadır.

 

Avrupa Parlamentosunun aldığı kararda bilinçli olarak yapılan usulsüzlük

Öte yandan, üç yıl boyunca (1984-1987) izlediğim Avrupa Parlamentosunda Ermeni raporu konusunda yaptığım yüzlerce görüşme, siyasette  insaf, adalet ya da haklılık kavramlarının bulunmayacağını kanımı pekiştirdi. Ermeniler tarafından yazılarak Avrupa Parlamenteri raportörün eline tutuşturulan raporun orada ele alınışında  hukuk kuralları açıkça çiğnendi. Anılan rapor Parlamentonun Siyasal Komitesi tarafından Lahey’de yapılan toplantıda reddedilmesine  ve İçtüzüğe göre Parlamento gündemine alınmasına olanak bulunmamasına rağmen gündemden düşürülmedi; bu konunun mücadelesini veren  güçler, tüm kuralları çiğneyerek reddedilmiş raporu hiç bir şey olmamışçasına gündeme getirip Parlamenterlerin yaklaşık % 15’inin katıldığı bir oturumda kabul ettirdiler. Bu örnek te sorunun tamamen siyasal olduğu ve politikacıların “tarihi gerçekleri” ya da karşı tarafın görüşlerini dinlemek, öğrenmek ve bilmek istemediklerini kanıtlıyor.

 

Arşivler açılsın söylemi

Bu nedenle, halen Türkiye’de sürdürülmekte olan “arşivlerimiz kapalı” sızlanmasının, “arşivlerimiz açılsın” söyleminin bu davada bize çok büyük bir yarar sağlayacağına inanmıyorum.

 

Esasen, Arşiv Genel Müdür Yardımcısının ifadesine göre “arşivlerimiz  açıktır”; “bunların bir bölümü mikrofişler halinde ilgili ülkelerin kütüphanelerine de gönderilmiştir”; “başka Ermeni belgesi de kalmamıştır”. Buna mukabil, tanınmış tarihçilerimizden birinin ATV Televizyon kanalındaki açık oturumda ifade ettiği doğruysa, belgeler, Arşiv yetkililerince Hükumetin talimatının gereği olarak- bir ön seçime tabi tutulmuş,bazı belgeler, (özellikle ölen Ermeniler ile ilgili belgeler ve tehcir uygulanması belgeleri) bir kenara kaldırılmış, diğerleri yayımlanmıştır. Arşiv yetkilileri bunun da doğru olmadığını ifade ediyorlar;  ama tarihçimizin o sözleri nedeniyle,. bundan böyle yerli veya yabancıları tüm belgelerin açıklandığı hususunda ikna etmemiz zordur. 

 

Ermeni kayıpları konusunda Tarih Kurumu Başkanının ifadeleri

Tehcir sırasında hayatlarını kaybedenlerin sayısı konusunda da çok farklı veriler öne sürülmektedir. Gazeteler,Çankaya Rotary Kulübünde bir konuşma yapan Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof Dr. Yusuf Halaçoğlu’nun, tehcir sırasında 438 758 Ermeni’nin yer değiştirdiğini, bunlardan 382 148’nin istenilen nakil noktalarına ulaştırıldıklarını, geriye kalan 56 610 Ermeni’den 10 000’nin eşkiya tarafından katledildiğini, 30 000’nin dizanteri, tifo gibi hastalıklardan öldüğünü, geriye kalan 16 000 Ermeni’nin de yurt dışına çıktığını belirttiğini yazdılar.. Buna göre, Ermeni kayıpları Sayın Büyükelçi Kamuran Gürün’ün kitabında ileri sürdüğü gibi

300-350 000 veya başka kaynakların tahmin ettiği gibi 600-800 000, hele Ermenilerin ileri sürdükleri 1 500 000 değildir; sadece 40 000 kadar Ermeni tahcirde hayatını kaybetmiştir ; ya da  kayıpları “vardıkları nakil noktalarında” aramak mı gerekiyor? Bu alanda da inandırıcı olabilmek için kullanılacak ikna yöntemini  iyi düşünmemiz gereklidir. Gene de ben, bu iç karartıcı ölü  sayısı tahminleri üzerinde sayısal tartışma yapmanın incitici olduğunu, konunun başka alana taşınmasında yarar bulunacağını,  düşünüyorum.

 

Osmanlı yönetiminin tehcir sırasındaki kayıp ve ölümler konusundaki sorumluluğu nedir?

 

Önce başka örneklere bakalım:

Her ülkenin tarihinde siyah lekeler ve karanlık sayfalar vardır. Bunlardan bir bölümü hukuki bir terim olan soykırımına uyar, bir bölümü uymaz. Örneğin İkinci Dünya Savaşı sonunda batı cephesinde Amerikalı ve Fransızlara esir düşen 7 611 794 Alman savaş esiri önce (PW) savaş esiri, sonra (DEF) Silahtan Arındırılmış Düşman Kuvveti statüsüne geçirilmiş ve bunlardan yaklaşık 2 ila 2,5 milyonu korkunç şartlar altında aç, susuz bırakılarak,-Kızıl Haç’ın ve kamplar civarındaki sivil halkın önerdiği yardımlar reddedilerek - ölmeleri sağlanmıştır [4] . Bu olaylara hukuken soykırım denemez; ahlaken bir kırımdan, ölüme terk etmekten, savaş hukukuna aykırı suçtan söz edilebilir belki. Aynı biçimde  Fransa’nın Cezayir’deki öldürme eylemleri soykırımı değil, katliam çerçevesine girer ; oradaki ayaklanma karşısında Fransa  silahlı kuvvetleri bir katliam yapmışlardır. Balkanlardan sürülen, öldürülen, yok edilen Müslüman topluluklarının uğradıkları felaket ise soykırım tanımına daha yakındır. Ancak bütün bu hususları bugün tek tek gündeme getirmek, “ geçmişte ben yaptım ise, sen de yaptın” mantığını yürütmek olur ; bunun da uzun vadede bir yarar sağlamayacağını düşünüyorum.

Osmanlı hükumet üyelerinin  ve bazı yöneticilerin sorumluluğu:

-Daha önce de belirttiğim gibi, Osmanlı yargısı  tehcir sırasında   Ermenilerin maruz kaldıkları  kötü muameleler konusunda  kimi yöneticilerin  ve memurların sorumluluğunu kabul edip, bunları yargılamış ve cezalandırmıştır. Bu cezalandırmalar ve idamlar zamanında  halk tarafından benimsenmemiş , haksız bulunmuştu; bugün de Ittıhat ve Terakki davasının   politik bir dava olduğunu Türkiye’de ileri sürenler  çoğunluktadır. Bununla birlikte formel  hukuk açısından  bu davaları olmamış, mahkumiyet kararlarını verilmemiş   addedilebilir mi? Osmanlı görevlilerinin bir bölümünün   kimi ölümlerden veya kötü muameleden  sorumlu  bulunmadıkları, bu kararların işgal kuvvetlerinin süngüsü altında alındığı   ileri sürülebilir belki; ancak  ikna  edici olabilir mi?

 

Malta’ya sürülenlerin suçluluğunun kanıtlanamaması

-Öte yandan, özellikle Ermenilere karşı  yapılan kırım iddiaları nedeniyle,  savaş  suçlarının cezalandırılması için  çok sayıda  Osmanlı yöneticisi   işgal kuvvetleri tarafından yakalanıp   Malta’ya sürgün edilmiş, bu kimseler aleyhine ne işgal altındaki Osmanlı başkentinde  ne İngiltere’de ne de Amerika’da  kanıt bulunamamış ve   bu kişiler serbest bırakılmıştı.  Kanıtlanmış bir sorumluluk  bulunsaydı  bu insanlar  mahkum edilmeden salıverilirler miydi ? Mümkün değil…  Görüldüğü gibi ortada   son  derecede çelişkili bir  durum vardır.

 

ÖNERİLER

 

*Hukuki alanda

 

Yukarıdaki anlatımdan da anlaşılacağı gibi, Türk tarafının sorunun hukuki yanlarına ağırlık veren  bir  stratejiye  öncelik vermesi gerektiğine inanıyorum. Özellikle  1948 Sözleşmesinin, soykırımı  suçunun varlığınının tesbiti ile  bunun cezalandırılması yetkisini  yargıya  havale ettiğinin altını çizmek istiyorum. Parlamentolar  veya başka gruplar bu alanda yetkili   olamazlar. Yetkileri  olmadan  bir karar almışlar ise bu bizim açımızdan  geçersizdir; yok sayılmalıdır. Buradan hareketle, Soykırımı Sözleşmesinin sağladığı   Lahey Adalet Divanına  başvurma  olasılığını incelememiz gerekir. Fransa Parlamentosu, Fransa-Ermeni Dosluk Grubu Başkanı olan şahsın yazdığı –ve içeriği incelendiği zaman  Türkiye Cumhuriyetini de töhmet alında bırakan-  bir rapor sonucunda  Ermenilere soykırımı yapıldığını belirten bir kanun çıkarmış ve  Fransa Hükumeti de bu kanunu onaylayarak yayımlamıştır. Bu şekilde davranan Fransa Hükumeti 1948 Soykırımı  Sözleşmesine aykırı hareket etmiştir. Bu  aykırılık  Fransa  Hükumetini sorumlu kılmakta olup, talebimiz bu  aykırılığın tesbiti olunmalıdır. Bu amaçla önce Fransa Hükumeti nezdinde girişimde bulunularak  bir  Sözleşmenin uygulanması ve yorumu konusunda bir ihtilaf bulunduğunun   ortaya çıkarılması, daha sonra da Sözleşmenin 9.ncu maddesine göre  Lahey Adalet Divanına  -gerekirse tek taraflı olarak- başvurulması  olasılığı  bir seçenek olarak düşünülmelidir.    

 

*Türkiyenin  soykırımını neden tanımadığının gerekçelerinin  anlatılması 

 

Her olanaktan yararlanılarak  Türkiye’nin  soykırımı suçu işlendiği savını niçin kabul etmediği, 1915 olaylarını  nasıl değerlendirdiği, Türk siyasetçilerinin, bilim adamlarının, karşı tarafın savları karşısında ne düşündükleri,   yurt dışında  ve Türkiye’de yabancıların katılımı  ile yapılacak  kollok, panel veya sempozyumlarda  anlatılmalı; davet edilecek gazetecilere  tezimiz açıklanmalıdır. Bu tartışmalara sadece Türkiye’yi destekleyen yabancılar değil,  tarafsız olanlar ve  değerlendirmemelerimizi paylaşmayanlar da davet edilmelidir. Bu anlatım ve görüş değiş tokuşu bilinçli biçimde, soğukkanlılıkla  yapılmalıdır. 

 

Bu arada,  uzlaşmazlıkların çözümü konusunda bilinen yöntemlere de başvurularak  Türkiye’nin kendisine zarar vermeğe  başlayan ve enerjisini yitirdiği bu sorundan  onurlu bir biçimde nasıl çıkacağı  incelenmelidir.

 

*Tarihi araştırmalar ve  tanıtım alanında

-Tarihin sübjektifliği  konusundaki görüşlerimi yukarıda belirttim. Türkiye,  tarihin  Türk  görüşlerini  destekleyen  sayfalarını ve bilgilerin özetini,belgeleri   ilgili   politikacılara  sunmalıdır.  ( Örneğin  Ermeniler’in Sevres Konferansına Savaşan Taraf olarak kabul edilme başvuruları).

-Ermeni tarihçilerinin  ve onları  destekleyenlerin savları tek tek incelenmeli  ve  gerçeğe uygun olmayan hususlar ortaya  çıkarılmalıdır. Bu  konuda Dışişleri Bakanlığı tarafından  yaptırılmış  pek çok çalışma vardı; şimdi mevcudu tükenmiş olan bu yayınlar gözden geçirilerek  yeniden yayımlanabilir.

 

-Türk kamu oyu da  Ermeni  tehciri  ve  o dönemdeki gelişmeler  konusunda  sağlıklı ve delillere dayanan açıklama   beklemektedir. Türkiye’de  farklı  veya nüanslı görüş  sahibi olanların  söyledikleri ve yazdıkları   konusunda  daha hoşgörülü davranılması,  bunların    söylediklerinin  incelenmesi,  varsa hata ve eksikliklerin ortaya çıkarılması, karşı  görüşlerin oluşturulması, kısaca  sağlıklı bir  tartışma ortamının yaratılması  gereklidir.

 

-Tarihin her döneminde, dünyanın her yerinde  yaşanan  trajik olaylar   geniş toplum kesimlerini  etkilemiştir. Bu olaylarda  zarar görenlerin, hayatlarını kaybedenlerin   soylarının  belleklerinin   silinmesi  veya  oradaki verilerin, sevinç ve üzüntülerin   yok sayılması   beklenemez.  Bu duyguların da anlayışla karşılanması, yaraların tahriş olunması değil, sarılması için gereken psikolojik adımlar atılmasında  büyük yarar vardır.  Ancak, belleğe saygı duyulması bağlamında, sadece tehcire bağlı trajik olaylarda hayatlarını kaybeden Ermenilerin çocuk veya torunlarının değil, Iğdır’da,Maraş’da,Van’da ve ülkenin başka yerlerinde öldürülen  Müslüman  Türklerin  soylarının da  acı hatıralarının da belleklere kayıtlı  bulunduğu gerçeği  yerli-yabancı herkese anlatılmalıdır.

 

-Siyasal ve diplomatik alanda

 

Ermeni tarafı

Ermeni tarafı ve onları destekleyenler,  Türkiye’nin   tek taraflı özür dilemesini istemektedirler. Bu istekleri bireysel tazminat talepleri izleyecektir. 1914-1915 ve onu izleyen yıllarda ölenler ve eziyet çekenler konusunda tek taraflı, özür dilenmesi beklenmemelidir.

Ermeni yöneticileri  “artık toprak talebimiz  yok” demekle birlikte,Ermenistan’ın,  Türkiye topraklarının bir bölümünü   Anayasasının temelini oluşturan  bildirgede Batı Ermenistan  olarak  adlandırdığı da bir gerçektir.  Bu durumu yayılmacılıktan ve uzun vadeli toprak talebi amacı taşımaktan  başka bir  şekilde  yorumlamak mümkün değildir; kaldı ki o  ülke Azerbaycan topraklarının bir bölümünü de halen işgal etmekte  ve “Megalo İdea’sına” Batı Ermenistan diye adlandırdığı   Türkiye topraklarını da eklemektedir.  Bu   konuda  ne yapılması gerekeceği konusunda çeşitli fikirler bulunmakla birlikte,  Ermeni vatandaşları ile Ermenistan Hükumetini aynı kefeye koyulmamasından ve  Ermenistan Cumhuriyeti vatandaşlarını toptan  cezalandırmayı öngörmeyen  muamele yapılmasından yanayım. Ermeni Hükumeti ile  ilişkilerimizde ise,  Birleşmiş Milletler, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Örgütü ve  Avrupa Konseyi çerçevesinde yapılacak ciddi  girişimlerle  saldırganlığı güç durumda bırakacak  önlemlere öncelik vermeliyiz.

 

Fransa ve başka ülkeler

Soykırımı ile ilgili bir  yasayı   Parlamentonun yaklaşık onda birinin  katılımı  ile  onaylayan Fransa ile ilişkilere gelince, bu  alanda da akılcı hareket edilmesinde   yarar vardır. Fransa’nın Ermeniler’i ve onların savlarını destekleme hususundaki tutumu yeni değildir. Bundan önceki cumhurbaşkanı Mitterand da  Vienne kentinde yaptığı bir konuşmada “Ermeni soykırımı”  savını tanımıştı.Bilindiği gibi Fransız Parlamentosunun  kabul ettiği yasa  da 1989 yılına uzanmaktadır; karar şimdi yinelenmiştir [5]. Fransa Parlamentosunun kabul ettiği yasaya temel olan raporu da    Fransa – Ermenistan dostluk grubunun  Başkanı  François  Rochebloine  yazmıştır; bu  şahıs  3 Aralık 1993 tarihinde de    tarihçi Bernard Lewis’i kınayan bir  bildiri yayımlamıştı.. Anılan siyasetçi, hem karşı tarafın avukatı, hem savcı  hem de yargıç rolünü oynamıştır.   Fransa Parlamentosunun bu kanunu bir yandan – Fransa’nın  tarihin her döneminde  çok yakın ilişki içinde bulunduğu  (Fransa ‘da mezarlıklar  Ermeniler’in Fransa için öldüklerini  belirten anıt- mezarlarla doludur)  Ermenileri tatmin etmek  ve yerel seçimlerde  Ermenilerin oylarını kaybetmemek amacını  gütmekte, öteyandan Türkiye’yi Avrupa içinde görmek istemeyenlerin  ülkemizi Avrupa  entegrasyonundan uzaklaştırmak için kullandıkları bir silah ve kışkırtma  işlevini  de üstenmektedir.  Bu açık kışkırtmaya  uyulmaması  Türkiye’nin  yararına olacaktır. Aksine, bu  yasanın bir provokasyon olarak değerlendirildiği  ve Türkiye’nin Avrupa entegrasyonu  yolundan vazgeçmeyeceği   açıklanmalıdır.  Halen uygulanmak istenen ambargo ve ihalelerden dışlama şeklindeki  önlemler  Avrupa hukukuna  büyük ölçüde karşıdır ve bu konuda muhatabımız olan Avrupa Komisyonunun   karşı önlem  almaya yönelmesi  büyük olasılıktır.  Bu alanda  atılacak dikkatsiz ve hatalı adımlar sonuçta Türk iş adamlarına  ve esasen krizde bulunan ekonomimize de büyük  zararlar verecektir.

 

Türk halkı  ve Türk Parlamentosu,  anılan kanun  konusundaki   değerlendirmelerini ve duygularını  dile getirmiş bulunmaktadır.  Yasanın  amacının ilişkileri zedeleme  olduğu konusunda  kuşku yoktur. Bu nedenle  çıkarlarımız Türkiye’nin dostu olmayanların  bu olumsuz  amaca ulaşmalarını  akılcı bir biçimde önlemekten  geçer.

 

Fransa’yı başka ülkelerin izleyecekleri  bellidir ; ticari ambargo eylemleri planlanırken bu  gerçek te  göz önünde tutulmalıdır.

 

EK

 

BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI SIRASINDA VE SONRASINDA OSMANLI DEVLETİNİN   DOĞU CEPHESİNDE ERMENİLERİN  YÜRÜTTÜKLERİ SAVAŞLAR   [6].

 

Aşağıdaki tarihi hatırlatma  Ermeniler’in Osmanlı Devleti ile savaştıklarını,  bu savaş   sırasında kayıp  verdiklerini, başka bir deyimle soykırımı suçu ile değil, savaş sırasında ölme  ve öldürme ile  karşılıklı katliam olgusu ile karşı karşıya bulunulduğunu  göstermektedir.

 

Osmanlı Devletinde  ve dışında yaşayan Ermeniler’in kurdukları sosyalist eğilimli Ermeni Partileri, Ruslar’ın Doğu Anadolu ve Yukarı Mezopotamya’daki yayılmacı  eğilimlerinin  aracı olmuştu. 1914 Temmuz ayında Ermeni ulusal hareketinin öncüsü olan Taşnak Partisi Erzurum’da  8.nci Kongresini topladı.Bu Kongrenin sonunda bazı İttihat ve Terakki mensupları  Taşnaklar’a başvurarak Ruslar’a karşı birlikte savaşma önerisini götürdüler; karşılığında Erzurum,Van ve Bitlis’te Ermeniler’e özerklik vaad ettiler. Taşnak yöneticileri  Osmanlı-Ermeni savaşında tarafsız kalacaklarını belirttiler.  Buna eşzamanlı olarak Ermeni Patriği Eçmiazin Katolikos’u, Kafkasya Çar Vekili Vorontzov-Daşkov’a bir çağrı yaptı ve   Ruslar’ı Ermeniler’i korumağa davet etti,Ermeniler’in oturdukları altı vilayet için özerklik istedi.Vorontzov Tiflis’te Ermeni Ulusal Komitesi üyeleri ile görüştü ve 6 Osmanlı Vilayetini  almalarına yardım ettikleri takdirde, oralarda  Ermeniler’e özerklik vermeği taahhüt etti..Bunun üzerine Ermeniler gönüllü birlikler kurma kararını aldılar ve  tüm Ermeni topluluklarına telgraf göndererek örgütlenmelerini istediler. Ermeniler bunun üzerine örgütlenerek silahlandılar. Pek çok yerleşim biriminde  silahlar kiliselerde depo edildi. Türk-Rus savaşının başladığı 1 Kasım 1914’e kadar  Türkiye Ermenilerinden oluşan dört Ermeni gönüllü birliği kuruldu. Yaklaşık 1000’er kişiden oluşan bu birlikler  öncü ve yol gösterici olarak savaşta  önemli rol oynadılar.Rusya Ermenileri ise Rus ordusunda yer aldılar. Savaş başlamadan bir hafta önce 14 Ekim 1914 tarihinde komutanı Osmanlı Mebusan Meclisinin bir üyesi  olan bir İkinci Ermeni Birliği  Iğdır’dan Van’a doğru harekata başladı. Bu bölgede  Hristiyan Osmanlılar’ın sayısı yüksekti,Van’da ve  yöresinde Ermeniler, Urumiye civarında Asuriler,Hakkari’de Nasturiler oturuyorlardı. Anılan İkinci Ermeni Birliği 1 Kasım’da durdurulabildi. Ancak Rus birlikleri Ermeni öncülerden yararlanarak Osmanlı topraklarına girdiler. Türkler de gayrı nizami birlik olarak kullandıkları Kürt süvarilerini  devreye soktular; ancak 13 000  kişilik bu süvari birliğinden 10 000  kadarı  firar ettiler. Nizami kuvvetler içinde bulunan Ermeni ve Kürt piyadeleri de  silahlariyle kaçtılar ve kendi köylerini korumağa  gittiler. Ruslar İran topraklarından geçerek Osmanlı kuvvetlerini  arkadan vurmak istediler. Başlarında Antranik adlı biri  bulunan Ermeni gönüllülerini de yanlarına alan Ruslar Van’a 70 kilometre uzakta bulunan Saray ilçesini işgal ettiler; Başkale 24 Kasım’da alındı.Buralarda oturan Ermeniler Müslümanlar’I öldürdüler,  evlerini yağmaladılar. Osmanlı orduları karşı saldırıya geçip  buraları geri aldı; bu kez öldürülme ve yağmalanma sırası Ermeniler’e gelmişti. Birinci Ermeni taburu Rus-İran sınıruında Culfa’ya  çekildi. Sık sık cephe değiştiren Kürt aşiretinin reisi Simko Ağa bu kez Osmanlı tarafına geçti ve  Urumiye ovasına saldırdı. Urumiye 2 Ocak’ta, Tebriz 14 Ocak’ta  gayrı nizami  Osmanlı birlikleri tarafından alındı ve yağmalandı.

 

Öte yandan, Enver Paşa’nın hazırladığı büyük karşı saldırıya 120 000 asker katıldı ve bunlardan  70 000 kadarı Sarıkamış’ta donarak öldü.Ortaya çıkan kargaşa da  taraflar birbirlerinin  köylerini basıp  yağmaladılar. Bitlis yöresinde Ermeniler Türk köylerini, Türkler Ermeni  köyleri bastılar;   Erciş yöresinde  2000 kadar Ermeni dağa çıktı. Ruslar Van-Urumiye bölgesini geri alınca Simko Ağa bu kez onların yanına geçti.Ruslar Büyük Zap Irmağı civarında yaşayan Nasturiler’in Piskoposu Mar Şimun ile temasa geçtiler. Osmanlı  Ermenilerinin kurduğı 2,3,4,5 sayılı  birlikler , özel bir kuvvet halinde birleştirildi; bunların görevi Van’ ı işgal etmekti. 20 Nisan’da Van’da Ermeni isyanı başlatıldı. Bu konudaki haberler  Istanbul’a ulaşınca    Ermeni tehciri ve mallarına el konulması kararı alındı… (S. Yerasimis’a göre tehcir sırasında yaklaşık 1,5 Ermeni’den 600000-800000 kadarı kötü muamele,açlık,hastalık ve öldürülmeler  sonucunda  ölmüştür.)

 

Van’daki gelişmeler karşısında  28 Nisan 1915’te Ermeni birlikleri Erivan’dan Van’a doğru hareket ettiler. Halil bey komutasındaki  Osmanlı kuvvetleri ile Antranik komutasındaki Ermeni birlikleri  Urumiye kuzeyinde Dilman’da  karşı karşıya geldiler. Ancak Van isyanı nedeniyle Halil beye telgrafla Bitlis Musul yolunu korumak için çekilme emri verildi. Halil beyin kuvvetlerine Kürk aşiretleri de saldırdı. . Bu arada Ermeni birlikleri 18 Mayıs’ta Van’a girdiler ve orada büyük katlian yaptılar. Ruslar oradan Başkale’ye yöneldiler. Nasturiler Ruslar’a  iltihak ettiler;  katılmak istemeyen Nasturiler ise katledildiler. Van’ın kaybı üzerine Kürtler Türkler’e  katıldılar ve  Ruslar  Van’ı terkettiler. Burada bulunan 300000 Ermeni Kafkasya’ya  kaçtılar ve Erivan yöresinde toplandılar. Nasturiler de Urumiye civarına göçtüler. Ruslar  yeniden saldırıya geçtiler ve Van’ı Eylül 1915’te yeniden işgal eylediler. Ermeni kuvvetleri de yeniden  o bölgede “etnik temizliğe” giriştiler. Bu kez Müslümanlardan kaçabilenler   batıya   yöneldiler. Muş  ve Erzurum 16 Şubat 1916  tarihinde işgal olundu. Trabzon 18 Nisan günü kaybedildi. Rus kuvvetleri 25 Temmuz 1916’da Erzincan’a girdiler. Türk kuvvetleri 6 Ağustos’ta Muş’u geri aldılar ve Mezopotamya’ya gidiş  yolunu kestiler. Bu  savaşlar sırasında yörede oturan ahalinin  % 75’ ı öldü veya oraları terk etti..Ermeniler  bölge ahalisinin %30-40 ise  heri kalanı Türk veya Kürt idi. Rus kuvvetleri Ermeniler tarafından talep olunan 6 vilayeti işgal etmişlerdi.Ancak Rus Dışişleri Bakanı   Sazanof, Gran-Dük Nikola’ya gönderdiği bir notta bu bölgede bir Özerk Ermeni Bölgesi kurulmasına karşı çıktı.Ona  göre, savaştan önce o bölgedeki Ermeni toplumu toplam nüfusun yüzde yirmibeşini geçmiyordu ve son iki yıl içinde  daha da  azalmıştı; bu itibarla Rusya Müslüman halkı yanına alarak buraları elinde tutmalı, her azınlığa  hak tanımalı, kuvvetlerinin üçte birini kaybeden Ermeni birlikleri ise dağıtılmalıydı.

 

1916 yazında  Osmanlı ve Rus orduları tamamen güçsüz kalmıştı. Mart 1917’de Rus İhtilali oldu.Komünistler Kafkasya’da peyderpey yönetimi ele geçirmeğe gayret ettiler.1917 Komünist  İhtilalinden sonra Rus otoritesi gücünü kaybedince Ermeni mülteciler, Ermeni milislerin himayesinde köylerine  geri dönmeğe başladılar. Bu da yörede bulunan Kürtlerle aralarında çatışmalar çıkması sonucunu verdi.

 

1917 yılı sonbahasında  askeri durumdaki gelişmeler Ermeniler’i endişeye sevketmekteydi. Bunlar  Antant Devletlerinin Kafkasya’daki temsilcileri ile işbirliğine yöneldiler ve Kafkaslar’da bir Hristiyan cephesi kurulmasına karar verdiler. Bu cepheye Pontuslu Rumlar, Gürcüler,Ermeniler ve Nasturiler dahil olacaktı.İngilizler Rus ordusunda bulunan 130 000 Ermeni askerinin Kafkas bölgesine gönderilmesini önerdi; ABD’ne göç etmiş bulunan  Ermenilerin de  bu güce katılmaları  için girişimler oldu. Tiflis’teki İngiliz askeri misyonu başkanı Offley Shore Aralık 1917’de  Ermeni komitacı Antranik ile temas kurarak  10 000 gayrı nizami askerin bir araya getirmesini, silah ve para alınca da  bir ay içinde bu sayıyı iki misline çıkarmasını istedi ; bu kuvvetlerin Van-Urumiye bölgesinde kullanılmaları ve Antranik, Nasturi papazı Mar Şimun ile Kürt ağası Simko arasında işbirliği yapılması öngörülüyordu.Simko  Van’daki  Amerikan Protestan Misyoneri Dr. Shed tarafından  davet edilmiş ve işbirliği yapmağa razı olmuştu. 7 Aralık 1917 tarihinde İngiliz Bakanlar Kurulu Dışişleri Bakanı Balfour’un Ermenilere  askeri haber alma teşkilatının bütçesinden para vermesini kararlaştırdı; 14 Aralık’ta Tahran’daki İngiliz Büyükelçisi  Marling’e  bu amaçla para yardımında bulunması talimatı verildi. İngilizler bu amaçla 20 milyon İngiliz Lirası tahsis eylediler. Fransızlar da boş durmadılar; 12 Aralık’ta  Paris’te Albay Chardigny’nin emrine bu amaçla 20 milyon Frank tahsis etti.  . İngiliz Hükumeti adına Lord Milner ve Lord Cecil tarafından hazırlanıp Fransız Dışişleri Bakanı Clemenceau’a sunulan ve 22 Aralık 1917 günü kabul edilen bir Muhtıra’da şöyle denilmekteydi : “ Netice itibariyle, mümkün olduğu  ölçüde, sadece Mezopotamya’daki kuvvetlerimiizin kanatlarınıu korumak için değil, aynı zamanda Ermeniler ve  özerk ya da bağımsız bir Gürcistan Istanbul’dan Çin’ekadar uzanacak bir Turan hareketinin gelişmesini önlemek için   hayatta kalan Ermeniler’i korumak zorundayız”  Ertesi gün imzalanan bir Fransız-İngiliz  Anlaşması ile Ukrayna, Besarabya ve Kırım Fransız etki alanına,  Kazak toprakları, Kafkasya ve Kürdistan İngiliz etki alanına bırakılıyordu. Urumiye civarında  başlayan uygulama  sonucunda silahlandırılan Nasturiler  civardaki Müslüman köylere  saldırdılar kentleri  yağmaladılar  ve katliam yaptılar.Kürtler ile Nasturiler birbirlerine girdiler. Bu dönemi izleyen bir yıl içinde bölge kargaşa içinde  kavruldu.

 

Kısa hatırlatmaya burada son veriyorum. Bu tarihten sonra kurulan Ermeni milis gücü büyük katliamlar yapmıştır;bu da ayrı bir tarihi inceleme konusu olacaktır.PT



[1]

Soykırımı Sözleşmesinin ana hatları:

-Sözleşmenin Giriş bölümü jenosit suçunun tarihin tüm dönemlerinde işlendiğini vurgulamaktadır; b

-Soykırımı suçu savaş veya barış döneminde de işlenebilir;

Md. 2-JENOSİT, BİR ULUSAL,ETNİK,IRKSAL VEYA DİNİ GRUBU TAMAMEN VEYA KISMEN ORTADAN KALDIRMAK AMACİYLE  İŞLENMİŞ AŞAĞIDAKİ EYLEMLERDEN BİRİDİR.,

A)Bir grubun üyelerini öldürmek,

B)Grubun üyelerine cismani veya akli zarar vermek,

C)Bir grubun üyelerini, bunların fiziki olarak tamamen veya kısmen yok edilmesi sonucunu vereceği önceden bilinen yaşam koşulları  altına koymak,

D)Grub içinde doğumları bilinçli olarak önlemeğe yönelik önlemler  dayatmak,

E)Bir grubun çocuklarını başka gruplar içine zorla götürmek.

Md.3 – Aşağıdaki eylemler cezalandırılır :

-Soykırımı;

-Soykırımı uygulamak için fesat karıştırmak (conspiracy)

-Soykırımı uygulamaya doğrudan ve açık biçimde teşvik etmek;

-Soykırımı girişimi

-Soykırımı konusunda suç ortaklığı .

Md.4 - Soykırımı ile cezalandırılanlar  kamu görevlileri, özel şahıslar ya da anayasalaerı gereğince sorumlu olan yöneticilerdir. Yani soykırımını hükmi şahıslar değil hakiki şahıslar yapabilmekte ve bunlara ceza verilmektedir.

Md.6- Yetkili mahkeme soykırımımım işlendiği ülkenin  mahkemesidir; ayrıca Taraflar yargı yetkisini kabul ettikleri takdirde uluslararası ceza mahkemesi de yetkili olabilir.

Md. 9- Devletin soykırımındaki sorumluluğu konusu da dahil olmak üzere Sözleşmenin yorumu,uygulanması ve hayata geçirilmesi konusunda Akit Taraflar arasında ihtilaf olursa  , ihtilaf taraflarından biri konuyu Uluslararası Adalet Divanına götürebilir.

[2] a) İnsanlar, Ermenilerden ve onlar gibi düşünenlerden gelen -derlenmiş bilgi, söylenti,propaganda kümesini- almağa ve onaylamağa hazır oldukları için;veya inandırıcı buldukları için;veya gelen bu bilgiler tarihten süzülerek kendilerinde ulaşmış bulunan Türk imgesine uyduğu için; hatta günümüzdeki gelişmeler oluşmuş bulunan bu imgeyi doğruladığı için ;

b) kendilerine tarafımızdan inandırıcı karşı bilgi ulaştırılamadığı için; 

c) sunduğumuz bilgiler çağdaş iletişim tekniklerine uygun biçimde hazırlanmadığı ve iletilmediği için. (En zayıf noktamız buradadır; yüzlerce sayfa kitap yazıp muhataba iletmek yetmez; okunmasını sağlamak, özetlemek, çağdaş iletişim teknikleri kullanmak, sosyal psikoloji bilmek lazım);

d) tarihten veya kültürel birikimlerinden gelen öndeğerlendirmeler  veya önyargılarla “doldurulmuş” bulundukları ve kanı değişimine direnç gösterdikleri için;

e) iletişimde ikna sürecinin nasıl işlediğini bilmediğimiz ve herkesin gönderdiğimiz bilgilerle yetinmesi ve bunlara  inanması gerektiğini sandığımız için v.b.

[3] (ABD Senatosunun 11.5.1920 kararı; ABD Temsilciler Meclisinin 8.4.1975 tarihli, 24 Nisan’ı İnsanın İnsana Zulmetmesini anma günü ilan eden kararı; ABD Temsilciler Meclisinin  10.9.1984 tarihli  aynı mahiyetteki kararı; Çeşitli ABD Eyaleylerinde bu konuda alınmış kararlar;

Arjantin  Parlamentosunun 1985’te Hükumeti Birleşmiş Milletler Kuruluşlarında Ermeni savlarını desteklemeye davet eden kararı;Arjantin Senatosunun 1993’te aldığı  soykırımını insanlık suçu ilan eden kararı; Arjantin Kongresi’nin 21.9.1995 tarihli, 24 Nisan’I insanın insana karşı ayrımcılığı ile mücadele ve kınanması günü ilan ettiğine dair  yasa –  Cumhurbaşkanı Demirel’in  girilşimi sonucunda  bu tarih  10 Aralık olarak değiştirildi ve Ermeniler’e yapılan referans  metinden çıkarıldı-.; Arjantin Senatosunun 22.4.1998 tarihinde kabul ettiği deklarasyon;

Uruguay  Parlamentosunun 20.4.1965’te kabul ettiği ve 24 Nisan’I Ermeni Şehitlerini Anma Günü olarak kabul eden kararı; 

Rusya  Dumanın 14.4.1995 tarihinde kabul ettiği bildiri;

Kanada Parlamentosunun 23 Nisan 1996 tarihli kararı; 

Yunanistan  Parlamentosunun 25.4.1996 tarihli 24 Nisan’ı Ermeni soykırımını anma günü olarak kabul eden kanunu ;

Lübnan  Parlamentosunun 3 .4.1997 tarihli kararı ve 11.5.2000 tarihli tavsiye kararı

Belçika Senatosunun 26.3.1998’te kabul ettiği 1915 yılında Türkiye’deki Ermenile’e yapılan soykırımı başlıklı karar;

Fransa Parlamentosunda 1989 yılında alınan karar, Senato kararı ve nihayet Parlamentonun 2001 de aldığı Fransa Ermeni soykırımını tanır kararı.Daha önce de Cumhurbaşkanı Mitterand’ın Vienne kentinde Ermeni soykırımını tanıdığı yolundaki beyanı;

İtalya  Parlamentosu tarafından 17.11.2000 tarihinde kabul edilen karar;

Kıbrıs Rum Yönetimin Parlamentosunda 29.4.1982 tarihinde alınan karar;

Avrupa Parlamentosunun 18.4.1987 tarihinde aldığı Ermeni Sorununa Siyasal Çözüm başlıklı karar; 2000 yılında Türkiye için hazırlanan raporla ilgili karara sonradan eklenen Ermeni soykırımı referansı;
Avrupa Konseyi Parlamenter Asamblesinin  51 parlamenterin imzasiyle 24 .4.1998’de yayımladığı 1915 Ermeni Soykırımının Anılması açıklaması;

 

[4] James BACQUE Other Losses, 1989 Stoddart Publishing Co. Limited,Toronto Canada. Bu kitabınm Fransızca’ya çeviriisi 1990 ‘da Fransa’da Sand Yayınevi tarafından, Mort Pour Raisons Divers başlığı altında  yayımlandı ; kısa zamanda gizli eller tarafından piyasadan toplandı; zira bu kitapta Fransa’nın da Amerika gibi büyük sorumluluğu bulunduğu kanıtlanıyordu.

[5] Fransız Meclisinin  kararı bana 1987 yılında Avrupa Parlamentosunda alınan Soykırımı Kararını anımsattı. Orada da Fransız Parlamenterler öne çıkmışlardı; raporu Ermeniler yazmış, bir Flaman milliyetçisi  parlamenter raportörlüğü göstermelik olarak üstenmişti; yukarda da sunduğum gibi aleyhimizdeki rapor Avrupa Parlamentosunun Siyasi Komisyonunda reddedildiği halde Genel Kurul gündemine  - hiç bir şey olmamış gibi- indirilmişti.Avrupa Parlamentosu, Fransız ve Yunan Parlamenterlerin de katılımı ile üye sayısının yaklaşık yüzde onbeşinin bilfiil katılımı ile karar almışlardı. Diğer parlamenterlerin bir bölümü açıkça tehdit edilmişler, bu konuyu bir Fransız meselesi olarak gördüklerini söyleyen, konuya önemi vermeyen parlamenterler ise Genel Kurula gelmeyerek  alanı Türkiye aleyhtarlarına bırakmışlardı.(Bizden birileri  ise, Dışişleri Bakanlığına bildirdiğimiz, lehimize oy vermesi beklenenlerin adlarını oylama günü – Avrupada’da yayımlanan-  bir Türk gazetesine sızdırdı, yayımlattırdı; bu da raporu reddedecek olanların oylamaya gelmemeleri sonucunu doğurdu….  Anlaşılan Harakiri Japonlara mahsus bir eylem değil  !!! )

[6] Bu bilgilerin büyük çoğunluğunu   Stephane Yerasimos’un Questions d’Orient, Frontieres et Minorités des Balkans au Caucase (1993 Paris, Herodote Yayınları) kitabından aldım. Onun kaynaklarından bazı seçmeleri aşağıda gösteriyorum :

  Ermeni kaynaklarından alınanlar:. G. Pastırmacıyan : Why Armenia Should Be Free? Armenia’s Role in the Present War, Boston, 1918; Richard G. Hovanissian: Armenia on the Road to Independence  1918, Los Angeles; Gr.Çalkuşyan Le livre Rouge ,1919,Paris

Diğer kaynaklar: Philips M. Price :War and Revolution in Asiatic Russia, 1918,London ;C Korganoff La participation des Arméniens a la Guerre mondiale sur le front de Caucase 1914-1918,1927,Paris;W.E.D.Allen,Paul Muratoff Caucasian Battelefields, a History of the Wars of the Turco-Caucasian Border,1928-1921, 1953 Cambridge

 

 

 

 

 

 

 
PROFESYONEL YAT BAKIM VE ONARIM SERVİSİ - TURGUTREİS - BODRUM -TÜRKİYE
Son güncelleme: 05.05.2009 2:57 PM
yachtWORKS-Bodrum, All Rights Reserved, © Copyright 2002-2009

 


Site Meter